İnsana Yolculuk

İnsana Yolculuk
www.norradyo.com

20 Aralık 2010 Pazartesi

"HICLIK'TE RANDEVU"


Yillar yillar once degerli dostum Harut Ozer'in "Yazmalisin arkadasim!"
 deyisini hatirlayarak  uyandim az once...
Saat sabahin 05:34'u...

Dostumun bu sozune cevaben kaleme aldigim Agosta 1996'da okuyucu kosesinde yayinlanan ilk yazimda sordugum gibi sormalardayim yine; NEYI YAZMALIYIM arkadasim?

Bursa sporlu taraftarlarin $u icler acisi pankartini mi? : "Ermeni kopekler, Besiktasi destekler."

Yoksa NorRadyo'daki yayinim sirasinda bana yazan dinleyicimin yine icler acisi sozlerini mi?
"Anjel hanim ben X koyundenim, bizim oralarda  sizlerden kalan yer adlari kullanilir hala. Siz iki kisiyi ust uste gomermissiniz. Bu iki kisi gomulen mezarlarda altin olurmus.(ya sabir cekiyorum)
Yok boyle birsey diyecek oluyorum "yok yok gecen yaz ben makinamla gittim arastirdim, makinam delirdi " diye saflikla(!) devam ediyor anlatmaya.
Oyuna  katiliyorum ben de "Bana bak Silvan'li dedemin ailesinin biraktigi bir kup altin alacagim var isterim payima  duseni" diyorum.
"Ne demek, ben cok sey istemiyorum. Bana yeteni alir gerisini sizin kurumlara veririm, sizlerin hakki bu" diyor, bu sozleriyle beni ne kadar yaraladigini bilmeden...
Konusma Anjel sus ve dinle sabirla, diyerek kendimi telkin edisimi mi anlatayim arkadasim?
Bir yandan canli yaptigim programi devam ettirmeye calisirken, diger yandan; gozpinarlarim gozyaslarimla zorlanirken;  tekrar tekrar OLULERIMIZI RAHAT BIRAKIN ARTIK! diye haykiran ic isyanlarimi mi anlatayim?

Sona ve Zekeriya'nin trajedisini mi yazayim arkadasim?
Zekeriya'nin amca tarafindan hiristiyan olan akrabasi  sevgili Lena'nin persembe gunu gozlerinde gordugum aciyi mi anlatayim?
Markar Esayan'in cok dogru tesbitiyle 1915'in artcilari hala surmekteydi.
 Bitmiyordu, bitmiyordu...
Yalanlarla kusatilmis yasamlarimiz ozgurlesemiyordu...
Esiriydik, yuzleselemiyen bir gecmisin...
Esiriydik yalan yasamlarin...
Bize birakilmayan yasamlarimiza sahip cikmaya calisirken, yasam hirsizlarina donusuyorduk...
Acilardan baska birseye gebe olmayan durumlarin ozneleri olmaya daha ne kadar devam edebilecekti ANADOLU'mun insanlari?

Ne cok aymazliklar vardi izledigim, caresizlik degil cozume dair sorgulamalarla gecen her dakikasinda $u gunlerimin...

Yazmak, yazmak da hangi birinden baslamaliyim?
Isim yazmak bilirim...
Yazamadim mi sancilardayim...Huzursuzum...
Ama anlamsiz, ise yaramayacak sozcukler karalamak bana gore degil be arkadasim...
Bilir misin, susmak bazen en buyuk eylem gibi gelir bana...

Ya da; cevirip cevirip 78 sayfalik bir kitabi okurum boyle zamanlarda korkakca belki de...
Kriton Dincmen'in Hiclik'te Randevu'sunu okurum....
O Fransiz kizinin gercek hikayesini okurum yeniden...
Insan Kardeslerimin bunca; yasami zorlastirmak, cirkinlestirmek, 
icinden cikilmaz hale getirmek icin gosterdikleri aymazliklarini canim aciyarak izledikce, ben de ozlerim "Hiclik'te Randevu" mu...
Ama Dalgalarin O'nu cagiran sesine cevap veren kiz gibi gidemem kolayca o randevuya...
"Yapacak cok isimiz var bu sehirde" diyen Seyhmus Diken'in dizelerini hatirlayarak devam ederim izlemeye Insan Kardeslerimi...
Ve kalirim Dunya'daki randevumda...
Bilmem ne zaman giderim "Hiclik'te Randevu" ma...
Kimse bilmez...

Anjel Dikme
Paris
19.12.2010

Bu yazi Toplumsal Yakinlasma Platformu icin yazilmistir... 

21 Kasım 2010 Pazar

UTANDIM! UTANIYORUM!

Yazmaliyim yine, biliyorum...
Surekli, periyodik yazilar zorlar beni...
Hissetmeden  yazamam ki ben...
Su an yazarim cunku bogulmaktayim duygularda...
Ne cok sey yasadim su son on gunde...
Almanya'daydim; Munih'te...
Sunucusuydum gecenin...
Derginin Ermenice bolumunun de sorumlusu olarak bulunuyordum salonda...
Cagdas Ozan Dergisi icin duzenlenen yardimlasma gecesinde beni gormek icin besyuz kilometre yapan Feride Kolikan, taaaaaaa Diyarbakir'lardan gelen  Birsen Inal canlarla bulusmanin ve ete kemige burunmus bir tanismanin keyfini yasadim...
Alevi pirlerinin, dedelerinin bulundugu mecliste cehaletimi besleme firsatini 
bulmanin keyfini surdugum saatler yasadim sabahin altilarina dek...
Sonra...
Iste en zoru buydu canlar...
Bir nazi kampina seyahat...
Seyahat (!)... 
Bu sozcuk ne terbiyesizce degil mi?
Ama yaptigimiz buydu...
Sergileniyordu hersey ve bizler turist olarak geziyorduk o tasfiri imkansiz acilarin yasandigi mekanlari...
Hayalimizde canlandirmaya calisiyorduk bu mekanlarda yasanan acilari .
Ne buyuk ahmaklik...
Firinlari gezerken, gaz odalarinin hala buz gibi  havasini solurken, yattiklari ranzalara dokunup gezerken neydi amacimiz?
Anlamak mi o masumlarin acilarini?
INSAN KARDESLERIMIN  bizlere yasattigi utancin nedenlerini kavramak mi?
Ne kadar ahmak oldugumuzun tespiti ve tescili mi?
Gezdim odalari tek tek...
Ranzalarin bulundugu odalar, sonra esyalarini koyduklari iki karis genisligindeki dolaplarin oldugu oda...
Iste benim koptugum an orada kondu sahneye yasam sahnesinde...
Dolap kapaklarinin uzerinde isimler vardi yazilmis, onlari hissetmek 'sizlerleyim', 'acilariniz acilarimdir' demek icin ellerimi koydum ahsap dolap kapaklarina., hissettmeye calistim ruhlarini, sanki oradaydilar...
Ilerledim, ilerledim ve inanamadim gozlerime...
Okudum, okudum, bir daha okudum gercekti gordugum...
Ne mi gormustum?
MHP ve 3 hilal kazilmisti kapiya...
Dondum...Oldum...Yasamiyordum artik...
Ne anlami vardi ki yasamamin...
Yoktum...Hictim...
Utandim...Utandim...Utandim...
Olaylarin yasandigi yillardan cooooooook sonra bunu buraya kaziyan kardesim adina utandim...
Ne demek istemisti?
Yine yapariz, buradayiz mi?
Iyi ki yapmislar mi?
Bense hep naif sorar dururum; kim ne kazanir bundan?
Kimdir galibi tum bu acilarin?
Ne olur beni ikna edecek bir cevap verin canlar...
Yoksa boguluruz hep birlikte bu utancin agirliginda...
INSANIM demesin kimse artik...
Bunu demezsek sayet, diyemiyorsak sayet peki neyiz biz canlar?
Neyiz BIZ?

Paris
Anjel Dikme
19/11/2010
04/45/39







2 Kasım 2010 Salı

http://www.ted.com/talks/lang/tur/jill_bolte_taylor_s_powerful_stroke_of_insight.html

http://www.ted.com/talks/lang/tur/jill_bolte_taylor_s_powerful_stroke_of_insight.html

OGRENDIM


"Kisaca,  butun is ne yazmak istedigini bilmektedir: kelebekler ya da Yahudilerin durumu...ve bildikten sonra geriye bunu nasil yazacagin kalir. Cogu kez bu iki secim bir aradadir ama iyi yazarlarda hicbir zaman ikinci birinciden once gelmez. Giraudoux'nun "Butun is uslubu bulmaktir, fikir arkadan gelir" dedigini biliyorum. Ama yaniliyordu; fikir arkadan gelmedi." diyor Jean-Paul Sartre DERDINI SOZCUKLERLE  DILE GETIRMEK BASKADIR! YAZMAK NEDIR?baslikli yazisinda...(http://www.cafrande.org/?p=22040)
Ne cok hakliydi; "Fikir arkadan gelmiyordu."
Baska bir gun olsa belki de anlayamayacaktim,  ya da en azindan bu gunku kadar net kavrayamayacaktim Sartre'in soylemek istedigini...
Neden  mi alintiladim bu paragrafi?
Anlatayim...
Toplumsal yakinlasma platformu icin dun bir yazi yazdim...
Basligi YUZLESME idi...
Bir iki haftadir okuduklarim, bulundugum ortamlarda konusulanlar, izlediklerim sanki tum aksi duruslara, tum engelleme cabalarina ragmen, bende;  dunyada bir YUZLESME  furyasi yasaniyormus algisini olusturmustu...
Once; solda yasanan yuzlesmeyi izliyordum, bazi guruplarda kran krana gecen  bir hesaplasma sureciydi yasanan...
Sonra; e postama gelen bir ermenice mektuptu ki bunu  o hafta HAYEREN NAMAGNER  programimda okuyup, Ermeni halkinin da kendi icindeki, asirlardan tasiyarak bugunlere kemiklesmis bir halde, kotu bir miras olarak getirdigi sorunlarla YUZLESME vakti hala gelmedi mi ? sorusuydu cevabi aranan...
Ucuncusu; Fransiz televizyonunda Cezayir asilli bir yazarin, ulkesindeyken Fransiz ordusunun halka yasattiklarinin sahitligini yapan kitabinin icerigiyle baglantili olarak hazirlanmis belgesel tadindaki programi izlememdi...
Sanki neyi okusam, neyi izlesem, hangi toplantiya gitsem hep bir YUZLESME vardi  beni karsilayan...
Yuzlesmelere sahit oluyordum arka arkaya....
Iste bu yasadiklarim dogrultusunda bir YUZLESME  yazisi yazmayi dusundum.Uc (3) bolumluk bir yazi serisiydi planladigim. Once; solun yuzlesmesine dair kendi amator sahitligimle 16 yasimdan itibaren yolumun SOL'la kesistigi 
 kosebasilarinda gorduklerimden, kendi algimla vardigim sonuclardi paylastigim... 
Yazida adi gecen insanlara yolladim once yaziyi, sevgili Sinan'la birlikte....
Ne yazik ki yazida adlari gecenlerden,  adlarini cikarmam  talebi gelince  ben yaziyi oldugu gibi arsivime kaldirma karari aldim ve Sinan'a baska yazi yazacagimi soyledim...
Iste benim sancim bundan sonra basladi...
Uzulmustum...
Zihnim sifirlanmisti sanki...
Ve bugun  hic durmadan okudum, aradigim cevabi Sartre'in uzun yazisindaki bu paragrafta buldum...
Onlarca sey olsa da yazilacak, konunun kendisi net olarak secilmemisse yazamiyordunuz...
Once zihnimde yazildigindan metinler, bulanik bir suysa zihnim zor, cok zordu sozcuklerin benimle bulusmalari... 
Ogrendim...
Buradan cikan ders ne midir?
Birakin o da bana kalsin....

Anjel Dikme
Paris
02:11

19 Ekim 2010 Salı

LUSNAHATUN*=IŞIK KADIN

Bir bebek doğdu...
Beyaz duru teni, sarı saçları ve masmavi gözleriyle bir melek güzelliğindeydi...
Lusnahatun dediler adına...
Çocukluğu ailesi ile  sürgünde geçti...
Doğduğu topraklara yeniden döndüklerinde 10-11 yaşlarındaydı...
On dördüne geldiğinde büyümüş, serpilmişti o melek güzelliğinin üzerine dişiliğin baştan çıkartıcı (!) çekiciliği de eklenmişti...
O bölgede yaşayan güzel Ermeni kadınlarını bekleyen, musluman komşuları tarafından çok doğal bir hak gibi görülen kaçırılmaktan koruyabilmek için 13-14 yaşında evlendirirler Lusnahatun'u...
Kendisi Beşiri, eşi ise 1934 Kurtalan doğumludur...
Her iki  köy de Siirt'e bağlıdır o zamanlar...
İlk çocukları doğar... Eşiyle mutludur...
O yörelerde yaşayan halkının fiziksel özelliklerini taşımaktadır...
Uzun boyu, yapılı vücudu ile tam bir babayiğittir...
Çocukları iki yaşına gelmiştir, ikinci çocuğuna hamiledir Lusnahatun eşini askere uğurladığında...
Evde; maması (annesi), gesurmamasi (kayınvalidesi) ve çocuğuyla tek başlarına kalmışlardır...
Kayınbabası bir yıl önce komşuları tarafından zehirlenerek öldürülmüştür... 
(Anlatılan birçok hikâyeden zehirleyerek öldürmenin de doğuda cok kullanılan bir yöntem olduğunu öğreniyoruz.) 
Savunmasız, korumasız, kadın başlarına kalakalmışlardır...
İkinci bebeğini kucağına alır zamanı geldiğinde...
Lohusadır, yatmaktadır...
Bir gece evlerinin kapısını kırarak içeri dalar Mecido Ağa adamları ile birlikte...
Köylerinin ağasıdır Mecido...
Kocasının askere gitmesini ve doğum yapmasını beklemiştir IŞIK KADIN'ın...
Erkekleri etkisiz hale getirip, kadınlarını kaçırmak doğunun modası gibidir...
Zaman zaman gündüz gözüyle yapıldığında köy halkının, alkış tuttuğu bir eylemdir... 
Çünkü ; bir "Gavur Kızı" daha "Hak Dine" döndürülecektir...
Sevaptır işledikleri, günah değil (!)
Mecido Ağa ve adamları yaşlı iki kadını döverek etkisiz hale getirirler, 
kafalarını yere vurarak bütün dişlerinin kırılmasına neden olmuşlardır, 
bir ömür boyu bunun zorluklarını çekecektir her iki kadın da... 
İki yaşında olan oğlu ise ömür boyu bu travmayla yaşayacaktır...
Bebeğin beşiğini devirip Lusnahatun'u da döverek, saçlarından sürüyerek atına atıp kaçırır...
Feryat ve figanlarına kimse gelmemiştir...
Uzaktaki akrabalara haber salınır: "Lohusa yatağından Lusnahatun kaçırıldı gelin." diyerek...
Bir ay hiç bir haber alınamaz...
Bir ay sonra Mecido Ağa’nın Lusnahatun ile döndüğü haberi yayılır köyde...
Karakola gitmişlerdir, ifadeleri alınmıştır...
"Ben artık Müslüman oldum, kendi isteğimle gittim, Mecido Ağa ile kalacağım " der Lusnahatun...
Ama dava açılmıştır...Mecido Ağa evlidir...
Mahkeme günü gelir-çatar- ve duruşma başlar...
Duruşmada Lusnahatun; "Ben Ermeniyim, dinimden dönmedim, ben çocuklarımı istiyorum,
 ben kocamı istiyorum, zorla götürüldüm!" der...
Ağaya çok zekice bir oyun oynamıştır...
Ağa kendisini kaçırdıktan sonra Suriye sınırına doğru yol alır;  niyeti Suriye'ye kaçmaktır...
Lusnahatun bunu anladığında düşünür ve "Ben bu sınırı geçersem bir daha ailemi bulamam" der kendi kendine... 
Çabuk ve akıllı  davranmalıdır...
Ağaya; "Ben artik senin kadının oldum, dinimden döndüm,(kelimeyi şahadet getirtmiştir Ağa kendisine) ailem beni istemez, 
kocam istemez, gel gitmeyelim o yabancı ellere, sen koca Ağasın ne edersin oralarda?
"Dönelim evimize, ben seni seviyorum" diyerek kandırmıştır Ağayı, O'nun en zayıf olan maço erkek yanını pohpohlayarak... 
Ve mahkemeye kadar sabretmiştir, son sahneyi oynamak için...
Ağaya 15 yıl ceza verir hakim...
Üç  arkadaşı da ihbarla yakalanmıştır...
İhbar eden Mecido Ağa’nın karısıdır...
O da güzel bir kadındır...
"Gidin muhtara baskı yapın, O bilir nerede olduklarını" der ve dediği gibi olur...
Ortalık durulduktan sonra bir gün ziyaretine gittiği kocasına  şu sözleri söyler;
"Rezil! Ben senin başından fazla değil miydim? Ben senin neyine yetmedim, neyim eksikti benim? 
Zavallı bir Ermeni kadınını kaçırdın gecenin bir vakti, evin kapısını kırıp, iki yaşlı kadını döverek,
 asker karısını, lohusa kadını kaçırıyorsun, Vicdansız!.. Madem sen Lusnahatun'u Suriye'ye kaçırmak istedin, beni beğenmedin,
 ben yetmedim sana, ben de arkadaşınla Suriye'ye gidiyorum. Seni bırakıyorum.
 Terk ediyorum seni! Lusnahatun'u kaçırmana yardım eden arkadaşınla gidiyorum."
Bu hikayeyi ilk dinlediğim gün, işte o gün ancak anlayabilmiştim;
 çocukluğumun ailece gitmekten en çok zevk aldığım iki evden birinin sahibi olan Lusnahatun morakurun (teyze) yüzünün neden hiç gülmediğini...
Gözbebeklerine oturmuş olan o acının kaynağını...
Ve büyük oğlu ile arasında bir daha kurulamayan bağın ne zaman koptuğunu...
Bebeği mi soruyorsunuz?
Bebek, ne yazık ki kendisini emzirecek annesi olmayınca yaşamadı, öldü...
Bu hikâyeyi neden mi anlattım sizlere?
Sevgili Yeliz Kızılarslan ile yazışmalarımızda derginin ilk sayısının konusunun şiddet olacağını öğrendiğimde 
aklıma gelen tek hikâye buydu ve kaçırılan diğer kadınlarımız...
Bu konuda uzun zamandır araştırma yapıyor, kayıtlar tutuyordum...
Paris'te 14 yaşında kaçırılma denemesi geçirmiş hala yaşayan bir kahramanım var...
Lusnahatun ile hemen hemen aynı yaşlarda...
Sanmayın ki 1960'larda bitti bu tür olaylar...
Ne yazık ki hayır...
En son öğrendiğim 5-6 yıl önce gerçekleşen bir kaçırma olayının mağduru genç bir ermeni kızının hala ruhsal travmalar içinde ve saçlarından sürünerek kaçırılmak istendiğinden dizlerinde meydana gelen tahribattan ötürü de fiziksel ağrılarla yaşamak zorunda bırakıldığıdır...
Simdi sorumu sorarım kendine İnsan diyen tüm kardeşlerime; sizce bu nedir?
Bir kadını, isteği dışında kaçırıp O'nu (Terbiyem elvermiyor dilimin ucuna gelen sözcüğü yazmaya)
 cinsel tatmin aracı olarak kullanmanın adi nedir?
ŞİDDET değilse şayet bunun adı nedir?
Çoğunluğun inandığı gibi "Sevap mı!!!"
Güldürmeyin beni....
‘Kaçırılmak; ŞİDDET dolu bir TRAJEDİ 'dir diyor ve susuyorum...
Anjel Dikme
Nussbaumen-Isvicre
29-7-2010
01:10

3 Ekim 2010 Pazar

Ssssst! Halk Duymasın!

e-PostaYazdırPDF
"Ermeni guzeli Turkiye'de duzenlenen guzellik yarismasinda birinci oldu"Bu haberi facebook sayfamda paylastigimda amacim sadece , gundem mahkumlugumuzdan bir iki gunlugune de olsa siyrilmamiza araci olmakti...









Son yillarda guzellik yarismalarinda Dunya capinda bircok birincilik dereceleri alan Ermeni kizlarini paylasarak biraz masal alemine dalmakti...
Ama siir yurekli dostum dedigim, Kurtce dilinde siirlerini yurek atislariyla okudugum sair Ciran Tigran'in "Anjel bundan hic haberim yoktu" dedigi notunu okudugum an, zihnimin dehlizlerinde gezinmeye basladim...
Ve yazdim O'na:
Ermeni sozcugu sadece hakaret amacli kullanilmalidir bilmez misin siir yurekli dostum?
Aman ha kimse duymasin bir Ermeni kizinin guzellik kiralicesi secildigini...
Sana duymadigindan emin oldugum bir haber daha siir yureklim.
Gecen yillarda, Zeka oyunlariyla ilgili bir olimpiyatta Turkiye birinci oldu biliyor musun?  Bu konuyla ilgili borazan basinda tek bir habere rastlamadim ben, ya sen?
Normalde(!)  boylesi bir basarida cocuklar kanal kanal ; onurumuz, gururumuz, cart curtumuz diye gogusler gerile gerile dolastirilirdi degil mi?
Ama bu basariyi kimse duymamaliydi...
Nedenini soyledigimde benim gibi sen de sasirmayacaksin ama utanacaksin duyarli insan kimliginden oturu bilirim, tanirim seni...
Bu cocuklar goguslerinde Turkiye bayragi ile yaristilar, dogduklari, yasadiklari ulkeyi temsil ettiler ve kazandilar ama onlar Istanbul'daki bir Ermeni okulunun ogrencileri idiler...
Ssssssttttttt! Sakin kimse duymasin bunu...
Ermeni'nin dolu kazanmis yarismayi, ne utanc(!)......
Halk sakin duymasin...Bilmesin....
Ermeni deyince aklina sadece;  Asala gelmeli....
Ihanet gelmeli...
Sakin ola bilmesinler namaz kildiklari en kutsal mekanlarin Ermeni mimarlarin eseri oldugunu.
Ovundukleri saraylari, kopruleri, bentleri yapanlarin onlar oldugunu...
Sanata dair ne varsa altindan Ermeni dollerinin ciktigini sakin ola halk duymasin!
Tum dunya gercegi bilsin zarari yok, yeter ki halk duymasin!
Turist olarak Istanbul'u gezmeye gelen avrupali bir mimar, Dolmabahce Sarayini yapanlarin "Italyan Ballini Ailesi" oldugu hikayesini anlatan rehberi uyararak " Siz ne diyorsunuz hanimefendi  ben mimarlik egitimi aldim , bu yapilar Ermeni Balyan ailesine aittir" dediginde, rehberin mimari bir kenara cekip; " Biz de biliyoruz beyefendi gercegi, ama bize verilen emir boyle " diyen rehberin neye, kime , hangi dusunceye hizmet ettigi hicbirimiz icin sir degil ....
Buradaki ihaneti gorursun degil mi siir yureklim?
Gorursunuz degil mi bu satirlari okuyan tum canlar?
Devletin Ermeni mimarlara ihanetidir, Anadolu'nun tum ovunulesi sanatsal zenginliklerini yaratan Ermeni  sanatcilara nankorlugudur bu!
O cocuklara nankorlugudur bu!
Ve en onemlisi;  halkina yalanciligidir bu!
Ne icindir butun  bunlar?
Iktidar icin mi?
Ust kimlik dedigimiz tum o sacmaliklar icin mi?
Insan oldugumuz gercegini bizlere unutturmak icin midir tum cabalar yoksa?
Yine ne cok sorularla doldu zihnim....
Yeni degildir bu sorgulamalarim...
Gelin sizler de katilin canlar, bu sorgulamaya...
Izin vermeyin zihinlerinizin tecavuzune...
Izin vermeyin, egemenlerin bizlerin dusuncelerini ihfal ederek masturbasyon yapmalarina...
IZIN VERMEYİN!
Anjel Dikme
Paris
1-10-2010


13 Eylül 2010 Pazartesi

Ne Mutlu Barış İçin Çalışanlara, Onlara Tanrı'nın Çocukları Denecek*


e-PostaYazdırPDF
O, hepimizin tanıdığı bir politikacı... 
Çocukluğumun; siyah beyaz televizyon dönemlerinde yüzünü en çok gördüğüm birkaç politikacısından biriydi...
























Uzun yıllar sonra kanallar arasında dolanırken  rastladığım
 çocukluğumun ve gençliğimin tanıdık yüzü, 
nedenini bilmeden  beni o  kanala mıhladı...
Arabadan inmesine yardım ediyorlardı...
Çok yaşlanmıştı, dik duramıyordu...
Bir iftar yemeğine katılmak üzere gelmişti oraya...
Yemek yenecek salona tekerlekli sandalyede götürdüler kendisini...
Iftarlar açıldı...
Konuşması için mikrofon kendisine verildiğinde; referandumdan yola çıkarak,
 öğrencisi olan Recep Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, 
diğer partileri de eleştirmeyi hedef alan konuşmasında kullandığı dille donup kaldım...

Bu siyasetçi Necmettin Erbakan'dı...
Tükürükler saçarak şunları söylüyordu  Erbakan: 

"AB'ye girmek isteyen CHP ve AKP arasında ne fark vardır?
Gönül gözünüzle bakın, aynılar...
İkisi de AB'ye girmek istiyorlar.
AB nedir? Hristiyan topluluğu.
Müslümanları bırakıp, Hristiyan topluluğuna giriyorsun.
Nedir Hristiyan? Hristiyan nedir?
Su bilmez, temizlik bilmez, banyoya girdiği gibi çıkar, aile yok, namus yok..."
Bu nasıl bir hırstır diye düşündüm önce...
Bütün ömrü boyunca halkının dini duygularını politikasına alet etmiş bir politikacı olmasını

 bir yöntem (!) olarak kabul etsem de,
 bir ayağı çukurda yaşlı bir adamın neden hala yalanlar ve çarpıtmalarla dolu böylesi bir konuşmaya
 gerek duyduğunu anlamam ve hoşgörmem doğrusu benim için bile çok zordu...
Neye? Kime hizmet ederdi bu söylemi?
Hala birkaç oy avlamak mıydı herşeyden önemli olan?
Ektiği düşmanlık tohumlarının vebalinin ne  olacağını düşünmek ne zaman gelecekti  aklına?
Çocukluğumda, hayatlarında ilk tanıdıkları Ermenilerin bizler olduğunu söyleyen komşularımızın, 
bizleri tanıdıktan bir süre sonra şaşkınlıkla; 
"Ya bize,  sizlerin cok pis olduğu, evinize gelen misafire çayı ikram ederken 
içine tükürdüğünüzü söylemişlerdi, halbuki sizler de bizler gibiymişsiniz,
 temiz, düzenli.."
Lisede benim Ermeni olduğumu öğrenen sınıf arkadaşlarımdan bazılarının 
 "A! siz de bizim gibi insanmışsınız!" deyişlerindeki beyin yıkanmışlığının
 nereden geldiğini Erbakan'in bu saçma sapan konuşmasıyla bir kez daha anlamıştım...
Bu konuda söylenecek çok şey var ama ben kendisini dinlerken bir kez daha
 G. Bernard Shaw'un şu sözünü hatırladım:
"Dünya'da barışı sağlamak isterseniz politikacıları  öldürün yeter. Halklar anlaşır."
Bu platform için yazdığım merhaba (http://www.toplumsalyakinlasma.org/)
yazısında söylediğim şeyi yaşama geçirerek yapacağız bu  'yok edişleri'.
"Gündelik yaşam devrimlerimizde", bu tip politikacıların 
kendilerini yeniden üretmelerine izin vermeyerek yapacağız...
Onların ölümü bundan olacak...
Bu da bireyin;  olaylara ve duyduğu her söze  bilinçli bir farkındalıkla, 

sorgulayan, araştıran bir yaklaşımla bakmayı öğrenmesiyle mümkün olacaktır diye düsünürüm...
Çok mu zordur?
Evet...
Mümkün müdür?
Evet...
O halde bize düşenleri yapmaya devam edeceğiz...
Yazmaya, anlatmaya devam...
Anjel Dikme
12-9-2010
21:42
Paris
* Matta,BAP5- 9 (Isa'nin dagdaki vaazinden)
 http://www.toplumsalyakinlasma.org/

7 Eylül 2010 Salı

GÜNDELİK YAŞAM DEVRİMLERİ

Toplumsal yakinlasma platformu  icin kaleme aldigim son yazimi bu adresten okuyabilirsiniz...
http://www.toplumsalyakinlasma.org/

29 Ağustos 2010 Pazar

Sevgili Harutyun (Artin) Gocer'in olumunden sonra yazdigim yazinin ingilizce cevirisidir.

ANJEL DİKME
When we receive news of death, we generally ask, “How old was s/he?” That is because if the deceased is old enough to die (!) there is nothing to grieve for.
To put it in Paulo Coelho´s words: "We leave the old dead behind just like we forget our umbrellas "...

In the last couple of years, we have lost our old ones, one by one. This is the loss of a generation who taught us how to stand proudly against hard times, to have the ambition to take up life again and again with courage and dignity....
Harutyun (Artin) Göçer

Born in 1926 in Sason, Göçer lived in the Simav district of Kütahya until 1950, after being forced to exile by the government in 1938 (when the government punished both Armenians and Kurds with exile following the Kurdish rebellions). After the conditional pardon issued in 1950, he began living in the Beşiri district of Siirt since he was prohibited to move back to Sason.

In this district, they were under threat from their neighbors. They were warned that their wives may be kidnapped. On 5 March 1966, at half past eight, there was a knock on the door, and when Giragos Göçer and Orhan Göçer opened the door, they were shot to death by one of the villagers. The father and son were murdered on the same day. After this incident, the soldiers said: “We cannot protect you from now on. You should leave”. Thus all members of the family were forced to leave by train.

Back again in Istanbul

In 1966, the family began to establish a new life in Istanbul, opening a grocery store in Gedikpaşa and settling in their new flat.... Artin Göçer tried to make a living by hiding his Armenian identity but the people in the neighborhood soon found out. Once more, he was faced with pressure and discrimination. In 1990, he left everything behind and migrated again... This time, he headed toward France, a land that would hurt him most, since he didn´t speak the language, and was a foreigner. He moved to Paris and settled in Alfortville, known for its high Armenian population.

Even at the age of 79, in the hottest hours of the day, with sweat on his forehead and a sledgehammer in his hand, he worked hard, in order to destroy the walls and provide wider spaces for his children to live in. With every blow of the sledgehammer, he seemed to add new soil to the land of Anatolia so that better crops may grow...

This generation taught us the motto “Your word is your honor”.

This generation taught us that you may begin life again and again by working hard and being honest... Our Uncle Artin was 81.

He left 7 children and 12 grandchildren behind, without having the opportunity to plant his seeds in the garden...

Lie in peace, Uncle Artin, this is a letter for you on behalf of everyone that loves you.

We will plant our seeds in our garden, remembering you.

And we will teach our children and grandchildren not to forget the dead in the same way we leave our umbrellas behind.



Translated by Ahu Sıla Bayer

Bu yazi Turkce olarak Agos'ta yayinlanmistir.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

NEDİR AMİRA ZİHNİYETİ?



'Amira Zihniyeti' sözünü duyduklarında "Amiralik kalmış mı ki Amira Zihniyeti kalsın?" diye tepkide bulunan Ermeni toplumunun bireylerinden bazılarının, konuya at gözlüklü yaklaşımlarını tekrar gözden geçirmelerini sağlayabileceğini düşünerek birkaç anımı aktarmak isterim....


Bu konuyla ilgili olarak daha once iki bolum halinde kaleme aldigim yazilarimda,  Amira Zihniyeti derken sozcugun anlamini neyle yukledigimi aciklamamin konuya yabanci olan okuyucularin da yazilarin icerigini daha iyi kavrayabilmelerine yardimci olacagini dusunuyorum...




1992 yılında İstanbul’un en şık semtlerinden olan Nişantaşı’nda açtığımız gümüş satış mağazasının boydan boya cam olan kapısına, ustamızın Ermenice 3 harften oluşan ve mallarımıza patent olarak vurulan adının bir kopyasını yazdırmıştım...


Bu hem patent işlevi görüyor hem de bir marka olarak, müşterilerimizin zihinlerinde görsel bir aşinalık oluşmasına yarıyordu...


İstanbul’u tanıyanlar bilirler; Kurtuluş, Feriköy ve Pangaltı, Nişantaşı’na çok yakin semtlerdir...


Bu semt sakinlerinin çoğunluğu Hristiyan azınlıklardan oluşur(du).


Mağazayı açtığımızın ilk yıllarıydı...


Bir gün; son derece şık giyimli, elinde giysisini tamamlayan şıklıkta bastonu ile seksenli yaşlarını sürmesine rağmen, ince silueti ve dik duruşu ile tam bir "İstanbul hanımefendisi" diye tanımlayabileceğimiz birisinin kapıdaki yazıyı fark ettikten sonra, vitrini bırakıp içeriye dikkatle baktığını görünce zile basıp kapıyı açtım ve 'Hrammestek' (Buyrun) dedim...


Güler yüzümden cesaret alarak "Hay ek?" (Ermeni misiniz?) diye sordu...


Hayeren cevap verdim "Ayo Hay em."(Evet Ermeniyim)


Ermenice konuştuğum için çok sevinmiş görünüyordu ama endişe dolu bir sesle ve fısıltıyla sordu: "Inc bes kiretsik asiga, cek vahnar?" (Nasıl yazdınız bunu, korkmuyor musunuz?)


Bu soruyla ilk kez karsılaşmıyordum...


Çevre semtlerde oturan Ermenilerin (Ermenice alfabeyi tanıyanlar ) kapıdaki yazıyı fark ettiklerinde ilk tepkileri hep önce şaşkınlık sonra da "Korkmuyor musunuz?" sorusu idi...


(Bu soruya dair verdiğim yanıtlar ve aldığım tepkiler ayrıca bir yazı konusudur)


Bu yaşlı "İstanbul hanımefendisine" de aynı yanıtları verdim, kısa bir süre Ermenice olarak sohbetimiz sürdü ve alışverişe geleceğini söyleyerek gitti...


Bir kaç gün sonra eşiyle birlikte geldiler...


Eşini tanıştırdı... Keyifliydi...


Güler yüzlüydüler...


Eşi de kendisi gibi aristokrat duruşlu bir beyefendiydi...


Diyalogumuz Ermenice devam ediyordu...


Bir yandan modellere bakıyor, fiyatları ve özellikleri hakkında bilgiler alırken bir yandan da beni tanımaya çalışıyorlardı...


Hediye almak için gelmişlerdi...


Gümüş bir sekerlik...


Ben hizmetime devam ederken, bam tellerimin atmasına sebep olan ilk soru geldi:


"Tuk inç YAN ek?" (Siz hangi YAN'lardansınız?)


Soyadımı soruyordu...


"Mer YAN'eri ci minats!.." (Bizim YAN'larımız kalmadı) dedim...


Kısaca; aslında Mimegryan olan aile soyadımızın soyadı kanunu ile değiştirildiğini, iki kardeşe bile farklı soyadları verildiğini anlattım...






Yüzü değişmeye başlamıştı...


Gölgelenivermişti birden...


Çok iyi tanıyordum bu tepkiyi...


Ve....


Benim Sasun damarımın kabarmasına neden olan can alıcı soru da ardından gelmekte gecikmedi...


Bu kez yüksek dağların tepesinden bakarak;


"Tuk duni Hayahos ek?" (Siz evde Ermenice mi konuşuyorsunuz?)


O vakte kadar Ermenice konuşan ben, Türkçe konuşmaya başladım...


Aslında sadece iki yaşıma kadar kalmıştım Diyarbakir'da ama bu sorunun arkasında yatan zihniyeti çok iyi tanıyordum...






"Hani su Anadolu'dan yeni gelenler var ya, işte ben de onlardanım." dedim Türkçe olarak...


Karı- koca asık yüzlerinden okunan büyük bir hayal kırıklığı ile birbirlerine baktılar ve hiçbir şey söylemeden dükkândan aniden çıktılar.


Tek söz etmeye gerek duymadan, saygısızca...



Neydi onları böyle davranmaya iten?


Sahip oldukları Amira Zihniyetiydi...


Mensubu bulundukları halkın tarihi, sosyolojik, güncel gerçeklerine karşı üç(3)maymunları oynayan, ta İstanbul’un Fethi'nden hemen sonraki on yıllarda başlayan ve her göcen "Kavaratsi"nin kendisinden sonra İstanbul’a gelen diğer "Kavaratsilere" karşı tepeden bakan, küçümseyen tutumlarıyla günümüze kadar sürdürdükleri bir zihniyetti bu...


Onlar için İstanbul’dan öte her yer köydü...


İstanbul dışında yaşayan her Hay "Kavaratsiydi"...


Kendi atalarının da o köylerden(!) getirilip İstanbul’a yerleştirilmiş olduğu gerçeğini unutarak...


Asıl paylaşmak istemedikleri ise iktidarları(!) idi...


Bu seri yazılarımda daha önce de alıntıladığım bir bölümü tekrar hatırlatmak istiyorum:


"İstanbul’un zaptından evvel az sayıda, fakat sonra günden güne çoğalan Ermeniler, yüz seksen senelik bir ikametten sonra, şehrin yerlisi olmuşlardı. Bu tarihten az evvel veya az sonra gelen Ermeniler yeni gelme sayıldılar ve yerliler tarafından pek o kadar iyi karşılanmadılar.


"İstanbul’un zaptından evvel az sayıda, fakat sonra günden güne çoğalan Ermeniler, yüz seksen senelik bir ikametten sonra, şehrin yerlisi olmuşlardı. Bu tarihten az evvel veya az sonra gelen Ermeniler yeni gelme sayıldılar ve yerliler tarafından pek o kadar iyi karşılanmadılar.


"Yerlilerin esas gayesi Şarktan gelen Ermenilerin cemaat işlerine karışmalarını menetmekti."*


Burada güncel bir tartışma düşüyor aklıma; hani şu 'Beyaz Türkler' komikliği...


İşte bu bizim 'Amira Zihniyetliler' ile 'Beyaz Türklerin' kendi toplumlarına bakış açıları, yaklaşımları ve korkuları öylesine benzer öğeler içeriyor ki, Amira Zihniyetlilere, Beyaz Ermeniler diyesim de gelmiyor değil hani şu aralar...


Beyaz nasıl olunur?


Siyah nasıl olunur ?


Hangisi makbuldür?


Neden illa makbul(!) olan cinsten olmak gerekir?


Kime ve neye göre belirlenecektir makbul olmanın ölçüleri?


Yine öyle çok soru var ki kafamda...


İstanbul’da ‘eskiden, eskiden’ deyince o kadar çok eski sanmayın, benim çocukluğumda bile evlerin kapıları hep açık olurdu...


İşte bu kapıları açık evlerde oturan kavaratsiler (!), kendilerine evlerini kiralayan Bolsahay kardeşlerinden olan mal sahiplerini, divan altlarına bakarken, tencerelerinde pişen yemekleri kontrol ederken yakalıyorlardı incinerek...


Bu hikâyeyi yaşlı bir Mayrikten dinlemiştim...


Hala çok üzülerek anlatıyordu...


"Kızım, bizi bir şey bilmez sanıyorlardı...


A! siz ne temizsiniz...


A! siz yemek yapmayı biliyorsunuz...


Anadolu'da yaşadıklarımız yetmezmiş gibi, burada da bunların horlamalarını yaşadık..."


Elimi omzuna koyup O'nu teselli etmeye çalışmıştım...


Romatizma ağrılarından ötürü güçlükle yürüyordu...


"Biz çok çektik kızım, çok cektik" derken yaşlarla dolan gözlerini ve bembeyaz saçlarını unutmuyorum...






Belki bıkacaksınız bunu benden duymaktan ama ben hep tekrarlayacağım, gözlerindeki yaşlarda acının en derinini, kırılmışlığın en tarifsizini okuduğum o yaşlı Mayrik ve daha nice O'nun gibi sessizce gidenler için tekrarlayacağım...


Hay'in Hay'a** bir özür borcu vardır...


Tıpkı İnsan’ın İnsan’a özür borcu gibi...


Bu borçlar ödenmeden, temiz bir sayfa açılabileceğine inanıyor musunuz siz?


Ben inanmıyorum...


Anjel Dikme


Nussbaumen


9-8-2010


8:25