Hırant ve Siranuş canlarımın anısına…
Duydum ki sen de gitmişsin Siran kuyriğim…
Hrant ahpariğime kavuşmuşsun, buluşmuşsun seni çok seven eşinle…
Neden hep iyi insanlar terkeder bizleri?
Neden bırakırsınız bu Dünya'yı kötülerin eline?
Sizi son ziyaretimde çaylarımızı balkonda içerken, dostluğumuzun güvenliğinde nasıl da dertleşmiştik en mahrem konularımızı anlatarak birbirimize…
Gelin gittiğim evin malsahipleriydiniz…
Bu nedenle béni "Gelinimiz." diye tanıtırdınız hep.
Sevan yeni doğmuştu. Mamanı yeni kaybetmiştin sen Hrant ahpar…
Alis ve Kristin küçük birer çocuktular henüz…
Beni hiç yalnız bırakmadınız.
Ara çalıştığı için eve geç geleceği günler aşağıya, evime inmeme izin vermezdiniz.
Ara geldiğinde iznim vardı inmeye.
Kristin ya anahtarımı saklardı ya da kapınızı kilitlerdi evime inmemi engellemek için.
Ben giriş katta, sizse bir kat üstümüzde otururdunuz.
Sahiplendiniz béni ailenizin bir ferdi gibi.
Sevdiniz béni…
Saydınız...
Yanan sobanın önünde kurulan herkese açık bereketli sofralarınızda hep misafir ettiniz béni, gönlünüzün sıcaklığını da ekleyerek…
Kastamonu'nu mutfağının belki de en güzel yemeği olan misohatslarını (etli ekmek) senin ellerinden yedim o buram buram güven, samimiyet, dürüstlük ve dostluğun en güzel paylaşımlarını yaşadığım gün ve akşamlarında canım Siran kuyriğim…
Gitmişsin sen de öyle mi?
Sen de gelin gelmiştin aynı mahalleye ben gibi…
Senin adını "Güzel gelin" koymuşlardı…
Haklıydılar. Çok güzel bir kadındın.
Yüreğinin asilliği ve insani duruşunla daha da bir güzelleşirdin…
Doğuştandı asaletin...
Hrant ahpariğimin bana " Benim dört çocuğum var.' deyişini hatırlıyorum.
Bir baba ve bir eşin sahip olması gèreken tüm sorumluluk ve sevgiye sahipti.
Sizler için yapamayacağı fedakarlık yoktu.
Sen de bir kadının ve annenin sahip olması gereken tüm güzel değerleri doğallığının yapısında barındırıyordun…
Nasıl da çok sevdiniz birbirinizi…
Nasıl da güzeldiniz birlikte…
Ermeniler, Kastamonu'lu Ermenilere "Poşa" Derler.
"Ermeninin çingenesi." dir onlar ve aşağılanan, dışlanan, küçük görülen insanlardır mensubu oldukları toplulukta.
Özellikle erkekleri için "Kabadırlar" önyargısı hakimdir.
Hrant ahpariğim seni tanıdıktan sonra asla izin vermedim bu söyleme.
Öncelikle; mesleğin olan müteahitlikte kullandığın malzemeye gösterdiğin özenle bir dürüstlük sembolü olmayı hakedendin…
Sen; tanıdığım en şefkatli, en anlayışlı, en hoşgörülü adamdın…
Sen; sevginin kopyası değil ta kendisi olandın…
Sen; Kastamonu'nun da, Hay'lığın da, İnsanlığın da yüzünü ağartandın…
Kızıl saçların…
Kızıl kaş ve kirpiklerin; ateşin kızılı olup düştü yüreğime, yakar da yakar…
Hani bekleyecektiniz dönüşümü?
Hani "Evimin kapısı her zaman sana açık. Sen bizim kızımızsın. İstediğin zaman gel." Demiştin béni yolcularken kapıdan.
Memleketi terketme kararımdan sonra veda ziyaretinde bulunduğum birkaç dosttan biriydiniz…
Hani bekleyecektiniz béni?
Hani buluşacaktık yeniden?
Neden beklemediniz dönüşümü?
O güzel yüzlerinizi göremeyecek miyim bir daha?
Sarılamayacak mıyım size?
Siran kuyriğim, Hrant ahparım ikinizi de çok sevdi bu "Gelin."
Son nefesime kadar da sevmeye devam edeceğim…
İkiniz de tanıdığım en güzel insanlardınız…
Gurbet özlemin ebesi…
Ölüm ise………..
Anjel Dikme
Alfortville-Paris
2-12-2014
01:23
Sevgidir dinim, Yaşamdır inandığım. İNSAN olmayı öğrenmenin uğraşında, bir yaşam acemisiyim.
İnsana Yolculuk
www.norradyo.com
2 Aralık 2014 Salı
7 Kasım 2014 Cuma
SİZ GÖRDÜĞÜM EN GÜZEL RÜYASINIZ CUMHURBAŞKANI SEVAN NIŞANYAN
Bu; bir Cumhurbaşkanına yazdığım ilk mektubumdur.
Oyumu size verdim çünkü; bir liderin özgür düşünebilme yetisinin yönetmeye soyunduğu halklardan birkaç adım önde olmasının toplumun sağlıklı gelişebilmesi için birincil gereklilik olduğunu düşünürüm.
Oyumu size verdim çünkü Ateist olduğunuzu tüm açıkyürekliliğinizle söylerken, diğer inançlara dair eleştirilerinizi de tüm samimiyetinizle söylemekten sakınmadınız. Eleştirel ve bireyleri düşünmeye iten yaklaşımınızla bana, sizin gibi düşünmeyip, sizin gibi inanmayanları öldürmeyeceğinize ya da öldürülmeleri emrini vermeyeceğinizin garantisini fısıldadınız… Oyumu size verdim çünkü 'Özde ve sözde' bir olmanın, somut bir örneği olduğunuz için...
Hapsedildiğiniz dönemde inatla sizi sevenlere yazmaya devam ettiğiniz mektuplarınızdan benim için en çarpıcı olanından alıntıladığım şu cümleleriniz için: "Devletin ve halkın çöpe atmış olduğu bir köyde bir yaşam vizyonu oluşturmaya çalıştım. Hoyratça tahrip edilmiş bir mimari geleneğini yeni çağın koşullarında canlandırmayı denedim.
Çirkinliğin ve ucuzluğun yaşam tarzı haline getirildiği bir topluma “güzel”in başlı başına bir amaç olduğunu hatırlatmaya çalıştım. Bunu para için yapmadım.
Menfaat için yapmadım.
Güzel olduğu için yaptım.
Örnek olsun diye yaptım.
Devlet adı ardına sığınanlar ise bizden nefret etti. Çünkü bunlar, ışıktan korkar.
Hakiki olan her şeyin kendi varlıklarına tehdit olduğunu bilir.
Çıkar hesabı üzerine kurulu iktidarlarının, aklın ve güzelliğin ve cömertliğin olduğu yerde, sabun köpüğü gibi söneceğinden korkar. Korkutup boyun eğdirebileceklerini zannettiler.
Yapamadılar.
Cumhuriyet dönemi boyunca kusursuzlaştırdıkları yöntemleri kullanarak, daha önce yüz binlercemizi kaçırdıkları gibi, yurtdışına kaçırabileceklerini zannettiler.
Yapamadılar.
Hapsedip boyun eğdirebileceklerini zannediyorlar. Yapamayacaklar.
Çünkü bunlar, korkaktır.
Ben değilim.
Bunlar cahildir, bilmenin ve öğrenmenin ilk şartı olan ruh enginliğine yabancıdır.
Ben değilim.
Bunlar, haksız olduğunu bilmenin manevi sakatlığı ile malûldür. Ben değilim."
Zihnimde fetihlere çıkan;"İşte; şefimiz bu beyin olmalı" dedirten, cümleleriniz değildi beni ikna eden, oyumu size vermeme karar verdiren.
Oğlunuzun sözleri, duruşuydu son noktayı koyan tüm tereddütlerime. "Ağaç meyvasından belli olur." derler bilirsiniz... Ne de güzel "Az ve öz" söylemişler…
Oğlunuz "Babacım, babacım!" kolaycılığına sığınmayan, her sözcüğüyle tek başına "Var" olduğunu anlatan bir evlat örneğiydi… Ne diyordu?
"Babam bana, doğru olduğunu düşündüğü yolda yön verdi. Ama söylediklerinden hiçbirini yapmak zorunda olduğumu söylemedi. Dünyayı tanıdıkça, kendimi geliştirdikçe, türlü türlü maceralar geçirdikçe ve bu sayede anlatacak hikâyelerim oldukça, onu daha iyi anlıyor ve takdir edebiliyorum." " İfade suçuymuş, oymuş buymuş, bunları bizim yüz yıl önce aşmış olmamız gerekiyordu ki, Sevan Nişanyan’lar gerçek potansiyellerini ortaya koyabilsin." Babam da bu toprakları, bu toplumu ve bu ülkeyi gerçekten çok seviyor. Amerika’da sağlam bir kariyere sahip olabilecek, üst düzey noktalara gelebilecek bir insanken, bu ülkeye dönüp kendi çıkarına olmayan mücadelelere girdi. Bu mücadeleyi cesaretle sürdürebilmek, ölümsüzlüğe özenmesinden değil, bu ülkeye duyduğu sevgiden kaynaklanıyor." Arsen Nışanyan
Size oy verdim çünkü oğlunuza size duyduğum saygıdan daha fazla bir saygı duyuyorum…
Böylesine sağlıklı ve özgür algıya sahip evladı yetiştiren bir babanın, yönetmeye soyunduğu toplum için de aynı özgürlüğü hayata geçireceğine olan inancımla oyumu size verdim…
Ve siz Sevan Nışanyan, gördüğüm en güzel rüyasınız…
Anjel Dikme
30.9.2014
Paris
Oyumu size verdim çünkü; bir liderin özgür düşünebilme yetisinin yönetmeye soyunduğu halklardan birkaç adım önde olmasının toplumun sağlıklı gelişebilmesi için birincil gereklilik olduğunu düşünürüm.
Oyumu size verdim çünkü Ateist olduğunuzu tüm açıkyürekliliğinizle söylerken, diğer inançlara dair eleştirilerinizi de tüm samimiyetinizle söylemekten sakınmadınız. Eleştirel ve bireyleri düşünmeye iten yaklaşımınızla bana, sizin gibi düşünmeyip, sizin gibi inanmayanları öldürmeyeceğinize ya da öldürülmeleri emrini vermeyeceğinizin garantisini fısıldadınız… Oyumu size verdim çünkü 'Özde ve sözde' bir olmanın, somut bir örneği olduğunuz için...
Hapsedildiğiniz dönemde inatla sizi sevenlere yazmaya devam ettiğiniz mektuplarınızdan benim için en çarpıcı olanından alıntıladığım şu cümleleriniz için: "Devletin ve halkın çöpe atmış olduğu bir köyde bir yaşam vizyonu oluşturmaya çalıştım. Hoyratça tahrip edilmiş bir mimari geleneğini yeni çağın koşullarında canlandırmayı denedim.
Çirkinliğin ve ucuzluğun yaşam tarzı haline getirildiği bir topluma “güzel”in başlı başına bir amaç olduğunu hatırlatmaya çalıştım. Bunu para için yapmadım.
Menfaat için yapmadım.
Güzel olduğu için yaptım.
Örnek olsun diye yaptım.
Devlet adı ardına sığınanlar ise bizden nefret etti. Çünkü bunlar, ışıktan korkar.
Hakiki olan her şeyin kendi varlıklarına tehdit olduğunu bilir.
Çıkar hesabı üzerine kurulu iktidarlarının, aklın ve güzelliğin ve cömertliğin olduğu yerde, sabun köpüğü gibi söneceğinden korkar. Korkutup boyun eğdirebileceklerini zannettiler.
Yapamadılar.
Cumhuriyet dönemi boyunca kusursuzlaştırdıkları yöntemleri kullanarak, daha önce yüz binlercemizi kaçırdıkları gibi, yurtdışına kaçırabileceklerini zannettiler.
Yapamadılar.
Hapsedip boyun eğdirebileceklerini zannediyorlar. Yapamayacaklar.
Çünkü bunlar, korkaktır.
Ben değilim.
Bunlar cahildir, bilmenin ve öğrenmenin ilk şartı olan ruh enginliğine yabancıdır.
Ben değilim.
Bunlar, haksız olduğunu bilmenin manevi sakatlığı ile malûldür. Ben değilim."
Zihnimde fetihlere çıkan;"İşte; şefimiz bu beyin olmalı" dedirten, cümleleriniz değildi beni ikna eden, oyumu size vermeme karar verdiren.
Oğlunuzun sözleri, duruşuydu son noktayı koyan tüm tereddütlerime. "Ağaç meyvasından belli olur." derler bilirsiniz... Ne de güzel "Az ve öz" söylemişler…
Oğlunuz "Babacım, babacım!" kolaycılığına sığınmayan, her sözcüğüyle tek başına "Var" olduğunu anlatan bir evlat örneğiydi… Ne diyordu?
"Babam bana, doğru olduğunu düşündüğü yolda yön verdi. Ama söylediklerinden hiçbirini yapmak zorunda olduğumu söylemedi. Dünyayı tanıdıkça, kendimi geliştirdikçe, türlü türlü maceralar geçirdikçe ve bu sayede anlatacak hikâyelerim oldukça, onu daha iyi anlıyor ve takdir edebiliyorum." " İfade suçuymuş, oymuş buymuş, bunları bizim yüz yıl önce aşmış olmamız gerekiyordu ki, Sevan Nişanyan’lar gerçek potansiyellerini ortaya koyabilsin." Babam da bu toprakları, bu toplumu ve bu ülkeyi gerçekten çok seviyor. Amerika’da sağlam bir kariyere sahip olabilecek, üst düzey noktalara gelebilecek bir insanken, bu ülkeye dönüp kendi çıkarına olmayan mücadelelere girdi. Bu mücadeleyi cesaretle sürdürebilmek, ölümsüzlüğe özenmesinden değil, bu ülkeye duyduğu sevgiden kaynaklanıyor." Arsen Nışanyan
Size oy verdim çünkü oğlunuza size duyduğum saygıdan daha fazla bir saygı duyuyorum…
Böylesine sağlıklı ve özgür algıya sahip evladı yetiştiren bir babanın, yönetmeye soyunduğu toplum için de aynı özgürlüğü hayata geçireceğine olan inancımla oyumu size verdim…
Ve siz Sevan Nışanyan, gördüğüm en güzel rüyasınız…
Anjel Dikme
30.9.2014
Paris
6 Ekim 2014 Pazartesi
20 Haziran 2014 Cuma
"Ölüler, katilleri cezalandırılmadan huzur bulmazlar. Bu intikam isteği kuşaklar boyu sürebilir."
16 Mayıs tarihi doğduğum gündür.
Bu yılın 13 Mayıs'ı ölümlerin, hem de insanoğlunun doymak bilmeyen vahşi egosunun açlığını bile gidermeyen kurbanların katledildikleri gün olarak, asırlık acıların ağırlığı altında ezilen yüreğime, yeni acıların eklendiği gün olarak kaydoldu kişisel tarihime…
Doğum günümde kendime verebileceğim en güzel hediye başka şehirde yaşamayı seçen canımdan can oğlumu görmeye gitmekti ve çıktım yola 16 Mayıs günü.
Akşamına varmadan kavuştum oğluma.
Yanımda birkaç aydır benimle kalan, Erasmus öğrencisi olarak Paris'e gelen Başağım da vardı.
Karşıladı bizi oğlum.
Birlikte ancak bir yemek yiyecek kadar vaktimiz oldu.
Meşguldü. Bir saniye durmadan koşturuyordu.
O bir aktivistti…
Liderleriydi sanki.
Ana kimliğim endişelendi oğul için.
Sonra kendi kendime dedim ki: " Senden can alıp doğan, 9 yaşından sonra sadece seninle büyüyen birinin nasıl olmasını bekliyordun ki?"
Ve susturmaya çalıştım anaç endişelerimi…
Arkadaşlarıyla tanıştım. Saatlerce sohbet etme imkanı buldum.
Sohbetler sırasında Liz'le de tanıştım.
Koyulaştıkca sohbetin rengi cumartesi günü yapılacak bir konferansa katılacağını söyledi.
Konferans sözcüğünü duyan ben durur muyum?
Nedir konferansın konusu? diye sordum.
Söylemekten çekindiğini hissettim.
Alaya alınacağını sanan bir çekingenlikle : "Paranormal de l'Antiquité" dedi.
"Bayıldığım, ilgilendiğim bir konudur. Seninle gelmeyi çok isterim." dediğimde rahatladı, sevindi.
Yeryüzünün tabu konularındandı bu.
Anlıyordum Liz'i.
Randevulaştık ertesi gün için.
Buluştuk.
Konferansın yapılacağı yer, eski Roma kalıntılarının bulunduğu alanda inşa edilmiş bir toplantı salonuydu. Toplantıdan sonra gezeceğimiz Roma kültürünün sergilendiği müze de aynı binanın içindeydi.
Salona girdiğimde katılımcıların çokluğu şaşırttı béni.
Ruhlarla ilgilenen ne çok insan varmış dedim kendime.
Oturma sandalyelerinin sağ yanlarında not tutulabilmesi için eklenmiş tahtadan eklentiler vardı.
Bu durum daha bir ciddiyet katıyordu ortama.
Herkes not alıyordu.
Sunum Fransızcaydı ve ben Türkçe'ye çevirerek notlarımı alırken, bir yandan da tabletime görüntülü kaydetmeye başladım anlatılanları.
Ciddi, profösyonel bir sunumdu.
Kurulan ekranda görüntülerle güçlendirilen sunumda ben en çok şu cümlelere kilitlenip kaldım: "Ölüler, katilleri cezalandırılmadan huzur bulmazlar. Bu intikam isteği kuşaklar boyu sürebilir."
Antikiteden beri süren, ruhların intikam arayışlarına dair tarihte not düşülmüş örnekler verilerek anlatılıyordu konu.
Günümüz teknolojisiyle seslerinin kaydedilmesi, görüntülenmeleri mümkün deniyor ve kayıtlar salonda bulunanlarla paylaşılıyordu.
16 Mayıs cuma günü yola çıktığımda zihnimde Soma'da eşlerini, oğullarını yitiren anaların sesleri, Gomidas Vartabet'in notalarındaki ezgiler gibi yürek yakan çığlığıydı kulaklarımda…
Babalarının gittiğinin ne demek olduğunu, bu gitmelerin bir daha babalarını görememek olduğunu henüz bilemeyecek masumiyetteki çocuk yüreklerinin izdüşümü olan gözlerindeki bakıştı gözlerimin hafızasında kalan…
Gomidas'ın notaları, anaların çığlığı, çocukların gözleri ve "Ölüler, katilleri cezalandırılmadan huzur bulmazlar. Bu intikam isteği kuşaklar boyu sürebilir." diyen ses…
Bundan mıydı acıların asırlardır aralıksız sürmesi?
Bu muydu insanoğlunun düştüğü kötülük bataklığından çıkamayışının nedeni?
Ruhlar adalet bekliyordu öyle mi?
Göremesek de buradaydılar ve asırlardır bekledikleri tek şey, tüm yeryüzünü özgürleştirecek tek şey ADALETti öyle mi?
Peki neden bu kadar zordu ADALET'i uygulamak?
Neden?
Bu sorunun cevabını tek başıma bulabilir miyim bilemiyorum.
Bildiğim tek şey; ADALET'in sadece şu üç boyutlu dünyamızda yaşayanların değil, henüz bilmediğimiz diğer boyutlarda yaşayanların da özgürlüğe ve huzura kavuşmalarının tek anahtarıydı…
Gerçek iyileştiricidir… Şifadır…
Asırlardır acı çeken ruhlar ve bugün bedende nefes alan bizler , gerçeğin aydınlatacağı yollarda ADALET'in işlevselleşmesiyle varabileceğiz, özlediğimiz barış hayaline…
Mezarsız, gömülmeyi bekleyen ne çok ölüsü var yeryüzünün…
Gerçeğin rehberliğinde işleyecek ADALET'i uygulamak tek çıkış yolumuz…
Her gün yeni yeni mezarsız ölülerle dolarken yeryüzü başarabilecek miyiz?
Bilmiyorum bunu…
Ama; başarmak zorunda olduğumuzu, işte bunu biliyorum.
İkinci bir seçeneğimiz yok!
Anjel Dikme
Alfortville
28-5-2014
06:31
ERMENİLERE BAŞSAĞLIĞI NEDEN ŞİMDİ?
Yıllar önce televizyonda Ermenilerle ilgili sorunların konuşulduğu bir programda, bir kadın uzmanın söylediklerini anlatarak başlayacağım bugün sözlerime.
Ermenilerin aslında ne kadar iyi insanlar olduklarına, yaşadıklarından yola çıkarak bir örnek vermekti niyeti. Şunları anlatmıştı: '' Ben Amerika'da öğrenci olarak bulunduğum yıllarda, bana adeta ana-babalık yapan Ermeni bir karı koca vardı. Allah rahmet eylesin.''
Son cümlenin ağzından gayri ihtiyari çıktığını devamında söylediklerinden anlayacaktık.
Sanki büyük bir hâta(!) yapmış da bu hatasını telafi etmeye çabalıyordu.
''Gayrı müslümlere rahmet dilenmez ama!'' diye eklediğinde aldığı bütün diplomalar geçersizdi artık nazarımda çünkü ''İnsanlık'' okulundan sınıfta kalmıştı, farklı inançlardaki insanları ötekileştiren, horgören, aşağılayan, nefret söylemiyle.
Hristiyanın çocuğuna, eliyle dokunduğunda ''Haram kemiğe dokundum.'' diyerek gidip elini yıkayanların çokça bulunduğu bir ülkedir Türkiye biliriz.
Hristiyanın ölüsünün de dirisinin de haram sayıldığı bir coğrafyada, kendisi de aynı inançtan gelen Başbakan Erdoğan'ın 1915'deki mezarsız ölülerimiz için rahmet dilemesini bu bağlamda önemli olduğunu es geç(e)meyeceğim. Beni en çok şaşırtan bu cümlesiydi. İnsandan sayılmıştık asırlar sonra da olsa. Kendisine teşekkür etmeli miyim bunun için? Cevabını hala veremedim bu sorumun. Zamana ihtiyacım var sanırım.
Açıklamaya dair düşündüklerimi satır satır ele alarak anlatmayı gereksiz görüyorum.
Basında yeterince yazıldı.
Sadece şu kadarını söylemek isterim ki son derece diplomatik bir dille hazırlanmış bu metin.
Metin 23 Nisan'da açıklandığında en çok sorulan sorulardan biri şuydu; ''Neden şimdi?''
Neden mi?
Bence; uzun zamandır tüm Dünya'nın zaten bildiği gerçeği kendi halkından saklamaya çalıştı 99 yıldır.
Tarihte geçen olayların birer kronolojik sıralaması olduğu gerçeğini bilinçli olarak es geçerek, olayları çarpıtarak, dezenformasyonlarla bir manüpülasyon aracı olarak kullandı.
''Yalan yalanı doğurur'' derdi büyüklerimiz.
Yüz yıldır çocuğuna mütemadiyen yalan söyleyen bir babaydı T.C.
Çocuklar büyüdüler. Evlendiler.
Torunlarına da yalan söylemeye devam etti.
O, 99 yıldır aile sırrını sakladığını sanırken kapı arkasından, komşulardan birşeyler duymasını engelleyememişti çocuklarının.
Torunlar büyüdüğünde ise zaman çok değişmişti.
Teknoloji gelişmişti. İnternet diye bir bela (!) bulmuşlardı ki canına okuyordu devlet büyüklerinin.
Doğru bilgiye ulaşım çok kolaylaşmıştı.
Torunlar yabancı dil de biliyorlardı üstelik.
Devlet babanın- dedenin asırlık yalanları ortaya dökülür olmuştu.
Yalanı yalanla örtme çabası boşunaydı gayrı.
Kurduğu sistemin sürmesi için kullandığı araçlardan en önemlisi olan basının da gerçek yüzünü Gezi olaylarında tüm çıplaklığıyla görmüştü torunları.
Yalanla yaşamak zordur.
Devlet boynuna takılmış bu yalan halkasıyla adeta köleleştirilmişti.
Bu takılı halkanın zincirini ellerinde tutan tüm batılı ülkeler Türkiye'den bir talepleri olduğunda zinciri biraz çekerek ''1915'de olanları unutma!'' diyorlardı her seferinde.
Yalan ve inkarın insani değerlerden olmadığı unutulmuştu.
Rahmetli babam yurt dışına çıkmadan birkaç yıl önce, iki Türk candan arkadaşıyla memleketini görmeye gitmişti.Sasun'luydu kendisi. Kürt ağalarının onları koruması sayesinde hayatta kalmışlardı.
Dedeme saygıları çoktu oradaki eski Kürt komşularının. O zaman 90 yaşında olan Kürd komşusuyla gezerken nehir kenarında dururlar. Bu yaşlı adam eliyle karşıdaki dağları göstererek: ''Bu dağların kralı bunun babasıydı. Buraların hepsi bunlarındı. Dağ taş her taraf Ermeni doluydu.'' Der.
Babam, yaşanan olayların gerçeğini kendi kulaklarıyla duymalarını ister arkadaşlarının ve sorar:
''Peki Halo ne oldu bunca Ermeni? Nereye gittiler?''
Yaşlı adam elini boğazına götürüp kesme işareti yaparak: ''Kestik kestik bu nehre attık.''
Peki neden Halo? Suçları, günahları neydi?
Halo üzgün cevaplar: ''Hiç oğul. Hiç. Onlar çalışkandı, malları çoktu, zengindiler. Bunun için öldürdük.''
Neden anlattım bu anısını babamın söyleyeyim.
Anlatma gereği duydum çünkü Başbakanın açıkladığı metinde resmi söylemin kopyası olan; sanki Ermeniler de savaşta, karşılıklı çatışmada ölmüşler yalanı söylenmeye devam edilmiş ne yazık ki.
Halbuki bu yaşlı amca gibi gerçeği söyleyerek, samimiyetle dileyeceğiniz bir özür başımız üstünedir.
Büyük devlet olduğunuzu söyüyorsunuz ya her fırsatta, Soykırım gerçeğini kabul edip dileyeceğiniz özürle sergileyeceğiniz tavırdaki onurlu duruş bunun ıspatı olacaktır.
Cephede verilen kayıplarla (Ki onların içinde de Osmanlı askeri Ermeni vatandaşlar vardı.)
Evinden, yurdundan sürülerek, açlığa ve susuzluğa mahkum edilerek katledilen. Kör kuyulara, nehirlere, açık denize atılarak, kendisini korumakla mükellef devleti tarafından yok edilen bebeklerin, kadınların ve çocukların katledilmesini aynı bazda değerlendirmenizin, 99 yıldır adalet bekleyen
bu halk için kabul edilebilir olmasını mı istiyorsunuz?
Merhamet değil, adalet, sadece adalettir istediğimiz.
Eksik olan buydu açıklamanızda. Adil değildi.
Bunu sizin de bildiğinizden hiç şüphem yok.
Satranç oynuyorsunuz yine. Bir hamle daha yapalım ve olacakları görelim mi dediniz?
Uluslararası oynanan politik satrançta yüz yıldır acılarımızın piyon olarak kullanılmasından bıktık artık inanın… Yeter!
Aris Nalcı'nın son yazdığı makalelerden bir alıntıyla devam edelim.
''Taner Akçam İMC Televizyonu'nda yayınlanan Gamurç programımda başbakanın açıklamalarını değerlendirirken ilginç bir de bilgi verdi. Akçam, Türkiye'nin ABD'de Ermeni diaspora temsilcileri ile görüştüğünü ve devletin soykırıma “insanlık suçu” bile demeye hazır olunduğunu ancak “halkımız hazır değil” söylemini kullanarak diasporayı oyaladıklarını belirtti.''
İşte buyrun bakalım. Taner Akçam'ın ''Oyalamak'' tespitine tümüyle katılıyorum.
“halkımız hazır değil” söylemi herşeyden, herkesten önce Türk Halkına en basitinden iftiradır.
İftiradır çünkü; Hrant Dink'in katledildiği günü izleyen üç gün boyunca neredeyse bütün televizyonlar çıplak gerçeğini anlattılar Hrant'ın. Hayat hikayesini verdiler. (Vurulmasından öncesinde yaptıklarının aksine. Üç gün sonra eski tas eski hamam devam ettiler.)
Cenazesinin o kadar kalabalık olmasının en önemli etkenlerinden biri bence buydu.
Üç gün, evet sadece üç gün gerçekleri duyan halkın her kesimini Hrant'ın cenazesinde ülke tarihinin daha önce görmediği o büyük kalabalığı toplamaya yetmişti.
Aris Nalcı'nın aynı makalesinden yine bir alıntı:
''Ancak devlet farkına varmalıdır ki halkının bazı kabuller için kendisinden geride kalmasının sebebi de yine devletin ta kendisidir.
Devlet mekanizmaları tarafından, 99 yıldır inkar ve nefret söylemleri ile yetişen nesillerin zihinlerini özgür bırakmalarını sağlamak yine o inkarcı mekanizmaların işidir.
Akçam, bu zihnin 3-4 ayda temizlenebileceğine inanıyor.''
Hrant'ın cenazesinde yaşadıklarımızdan yola çıkarak; şayet devlet mekanizmasını elinde bulunduran
yetkililer bir hafta saf gerçekleri anlatan belgeselleri yayınlayarak ''99 yıldır inkar ve nefret söylemleri ile yetişen nesillerin zihinlerini özgür bırakmalarını sağlarlarsa'' 3-4 aya bile kalmaz düşüncesindeyim.
Çünkü; olsun radyo dinliyecilerimden gelen yorumlar, olsun sosyal medyada, olsun özel yaşamımda halktan her kesimden insanlarla iletişim halinde olmanın getirdiği gözlemlerime dayanarak iddia ediyorum bir hafta 1915' olaylarına dair gerçeklerin, sadece gerçeklerin anlatılması yetecektir.
Türk halkı alnında bu kara lekeyle yaşamayı haketmiyor.
Mallara konmak için masum bebekleri, çocukları, kadınları katleden onlar değil.
Mallara konanların kimler olduğunu sağır sultan bile duydu, biliyor.
İnkarın arkasında o ailelerin çıkarlarını koruma endişesinin olduğunun bilincindeyiz.
Devletin bu tavrının, Türk Halkına yapılabilecek en büyük hakaret ve haksızlık olduğunu düşünüyorum.
Bu açıklamayla topu karşı tarafa attığınızı duyuruyorsunuz ya hani.
Bence top tam da şimdi sizde.
Anjel Dikme
Paris
2-5-2014
05-08
18 Haziran 2014 Çarşamba
HyeTert: ‘2015'e doğru Türkiye'nin tuzakları’
HyeTert: ‘2015'e doğru Türkiye'nin tuzakları’: Yazar Sait Çetinoğlu’nun Ermeni Soykırımı üzerine Ermenistan'da gazetecilik yapan Haykanush Aloyan’la yaptığı röportajı okurlarımızla...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)