İnsana Yolculuk

İnsana Yolculuk
www.norradyo.com

26 Şubat 2011 Cumartesi

BEN 'INSAN'I ISTE BUNDAN SEVERIM

VIZGELIR!


Sevgili arkadasim Nuray Bayindir'in persembe aksami beni aramasiyla haberim oldu  her bir cizimini, her bir rengini, her bir satirini izlerken ve  okurken icimde besledigim, inatla vazgecmedigim 'INSAN'a duydugum sayginin ne kadar da hak edilesi olduguna beni  bir  kez daha inandiran sergiden...

"Adil Okay'in sergisi var" dediginde ilk tepkim; "Diyarbakir gurubundan tanidigim Adil Okay mi?" oldu... "Evet bir mahpus resimleri sergisi" diye ekledi Nuray...
"Mutlaka gormek ve Adil beye bu emeginden oturu bizzat tesekkur etmek isterim." dedim.

Sergi eski adiyla Ahmet Kaya Kurt Kultur Merkezindeydi...
Ismi hala duruyor kapinin girisinde kocaman harflerle...
Kurtce ismi: Akadêmiya Hunêr û çand a Kurdîstanê.
Ilk kez geliyordum buraya...
Ahmet Kaya'nin adini gormeyle  duygularimin huzunlere  kaymasi dogal bir surec gibi gelisti ruhumda...
"Merak etme sevgili Ahmet sen de benimlesin, beraber gezecegiz sergiyi" sozunu vererek girdim iceri, kapiyi acarak beni simsicak karsilayan canlarla birlikte...
Unutuldugunu sanmamaliydi... 
Bizimleydi hep, bilmeliydi...

Bundan sonrasini nasil anlatmaliyim bilemiyorum...
Tanistigim guzel INSAN'larin kendilerini mi anlatmali yoksa serginin uzerimde yarattigi etkiyi mi?
Sergiden sonra duzenlenen paneldeki her ulkeden konusmacinin inancla,  ozde de soylediklerini yasadiklarina vucut dilleriyle bastiklari muhurden mi  soz etmeliyim?

Oncelikle benim acimdan son derece verimli birkac saat yasadigimi soylemeliyim...
Serginin hikayesini  sanki cok siradan bir is yapmis gibi anlatan sevgili Adil Okay'i dinlerken bir yandan da sergilenen cizimlerdeki detaylarda sakli yurekleri kesfettikce duydugum hayranligi ve saygiyi anlatmak isterim en cok...
Diyarbakir yahoo gurubundan zaten biliyordum  Oyku'nun mektuplasma seruvenini...
 Evet seruven.. Bu sozcugu bilerek sectim....

'Seruvende tehlike vardir,  cesaret vardir...
Bazen kendinize, bazen de birilerine yardim icin atilirsiniz seruvene...
Burada benim olcum "Yasam severlerin" seruven anlayisidir ki sanirim bunun uzerini vurgulamaliyim yanlis anlasilmamak icin...

"Olum severlerin" seruven anlayisi tam ziddi bir surec izler ki su an konumuz disidir gecelim...

Insanin yasama sarilisindaki azmi, onuru gordum ve dinledim ...
Bu bir sergiden cok daha fazlasiydi... Fazlanin kaca carpimiydi bilemiyorum...
Bu sergi insanin yasama her kosulda sarilisi, zalime inceden inceden karsi durusuydu...

"VIZGELIR" karikatur dergilerinin adi...
Bu nasil bir anlatimdir tek sozcuge sigdirilmis... 
Yasadiklari onca aciya, haksizliga karsi onurlu ve buram buram umut kokan duruslarini baska hangi sozcuk boylesine kisa ve net anlatabilir? 
Bu karikaturun onunden ayrilamadim...
Tekrar tekrar donup seyrettim...
Naksettim zihnime...Unutmamaliydim asla....
Fotograf karesinde dondurdu  o ani sevgili Adil Okay, ne de guzel etti...
Ne cok tesekkur borclandim kendisine bilmez...

Birincisi;  "Ben tek basima ne yapabilirim ki?"  cumlesindeki kolayciliga siginan insan kardeslerime verecek bir cevap daha sundugu icin bana tesekkur ederim...

Ikincisi; haksiz yere hapishanelerde yillarca tutulan, hasta, olumu beklerken bile egemenin bas egdirmeye calistigi kardeslerimize umut oldugu icin tesekkur ederim...

Ucuncu tesekkurum bu degerli emegini usenmeyip Paris'e tasiyarak kendisine tesekkur etme firsatini bana sundugu icindir...
Her biri ayri ayri uzerinde soz edilmeyi hak eden mektuplar, zarflar, birer sanat eseri kartlar ve karikaturler...
Bu insanlarin ellerini tek tek sIkmak istedim...
Tek tek sarilmak hepsine...

Kenarda bir masa ve uzerinde, icinde hapishanede yatan insanlarimizin adresleri yazili fislerle dolu bir sepet, onun hemen yaninda ziyaretcilerin dusunce ve duygularini paylasmalari icin konmus  bir defter...
Kalemi aldim, yazmak icin oturdum ve yazili son sayfasi acik halde duran defterdeki imzayi gorunce hemen etrafima bakindim, imzanin sahibi degerli  Sehmuz Guzel'i gorme umuduyla "Sehmus  bey de burada mi?" diye sordum...
Az once ciktigini uzuntuyle ogrendim...
Yine gorusemedik Sehmus dostla...
Bu kacinci kacan randevuydu be can?
Vardir bir hikmeti deyip teselli etmeye calistim kendimi...
Ama telefon  tasimadigina uzulmedim desem yalan olur  Sehmus can bilesin... 
William Saroyan'in, tam olarak hatirlamadigim ama suna benzer bir sozu vardir;
 "Herkes yasarken hakkinda birkac soz edilmeyi hakeder."
Iste bu baglamda, bu isi gercekten layikiyle yerine getirdigin icin, degerlerimize yasarken kulak verip, onlarin hikayelerini kitaplastirdigin icin sana da uzun zamandir aktarmayi  dusundugum tesekkurumu iletmek isterim...
Emeklerin, hassasiyetin icin sagol sevgili Sehmus ...

Yazimi yazdim ve  sepetten bir isim de ben cektim...
Okudum... Gulumsedim..."Yine mistik birseyler dolaniyor" dedim kendi kendime...
Diyarbekir hapishanesinden bir cani secmisti elim...
Ne ister benden Diyarbakir?
Neden hep "Buradayim Anjel" diye seslenir bana ?
Gelecegim dinlemek icin bana soyeleyeceklerini "Sirrini Taslarina Fisildayan" dogdugum sehrimin....
Kulagima fisildayacaklarini kendime saklayabilecek miyim?
Iste bunu bilemem, hic bilemem...

Soyledim sizlere bu,  sergiden cooook cok fazla bir seydi...
Ben yasam severlerle  bulusmustum yeniden...
Sevgili Adil Okay gerceklestirdigi bu inanilmaz calismayla yeniden;  "Umuda siginmak tembelliktir" diyen sozdeki gercek payini hatirlayip umudun kendisi olma hallerinin bizlere daha cok yakistigini deneyimlemenin keyfini surdum...

Son soz mu yazmaliyim?
Yok yaz(a)mayacagim bugun...
Varsin boyle yarim kalsin bu satirlar...
Cunku oyle cok sey var ki yaziya dokulemeyen...
Bitirmis olmak icin bitirmek bana  gore degildir varsin yarim kalsin bu yazim...
Boyle kabul edin, hosgorun...
 "Ben INSAN'i iste bundan severim!" dedim ya hani; bunu anlayin yeter bana..

Anjel Dikme
Paris
27.2.2011
00:16:09






21 Şubat 2011 Pazartesi

YATAKTA YASAYANLAR





Adini simdi aciklamak istemedigim bir menejerlik ve yayin sirketi, radyo programimda beni dinledikten sonra, sesimin rengini begenip bana bir teklifte bulundu...
Sesimin kullanilacagi bu calisma, dalinda 'ilk' olacak ...
Uzun soluklu bir calisma sureci gerektiren bu projenin gerceklesebilmesi icin benim Istanbul'a gelip studyoya girmem gerek.
Zamaninin gelmesini bekler bu gerceklestirmeyi cok istedigim calisma.
Bu nedenle surekli iletisim halinde oldugumuz bu sirketin sahibiyle gecen gunku bir sohbetimizde bana " Senin kitaplarini ben yayinlayacagim, sirketimizin yazarlarindan olmani istiyorum" diye yeni bir teklifte daha bulundu.

Kitaplarimi yayinlamayi istediklerini daha once de laf arasinda soylemislerdi ama oylesine gecmistim...
Bu sefer kacamadim ve "Ilk kitabim Lîs yayinlarindan cikacak mart ayinda ama isterseniz hastaligimin baslangici ve seyriyle ilgili bir kitap tasarlarim uzun zamandir.
Ilgilenirseniz bunu size yollarim." dedim
"Evet, hemen yazmaya baslayin lutfen" dediler.
Kitabin icerigine dair detaylari konustuk ve bu motivasyonla ben hemen yazmaya koyuldum. Zaten gundelik yasamimda hic durmadan zihnimde donup donup yazdigim, en cok "Beni yazmalisin" diye dayatan kitabimi.
Birinci bolumu bitirdim,ikinci bolumun sonunda biraz ara vermek istedim.
Aci anilari yazmak, o anlari tekrar an ve an yasamak demekmis tekrar deneyimledim.
Rahmetli babam, kendi anilarinin devamini yazmasini istedigimizde "Yazamiyorum kizim, sinirlerim bozuluyor, o anlari yeniden yasiyorum" derken ne cok hakliymis...Nur icinde yat babam.

Verdigim arada televizyonu actim.
Fransiz devlet televizyonunun TF1 kanalinda "C'est Quoi  L'Amour?" programina denk geldim..
"Sevgi Nedir? diye soruyor ve ornek yasamlari, siradisi(!) iliskileri aktariyordu izleyicilere.

Bu geceki programin konusunu ve konuklari ogrenince gulumsedim.
'Gel de mistik bir cevap bulma bu tesadufte' diye dusunmeden edemedim.
Sirasiyla gidecegim.
Ilk cift; her ikisi de tekerlekli sandalyedeler, erkek 50 kadin ise 40 yasinda. Bir dans kursunda tanismislar ve asik olmuslar birbirlerine.
Sasirmayin. Bu konularda ortaya cikar avrupanin farki. Engellilerin katildigi bir kurstur bu.
Evlenirler ve cocuk sahibi olmak isterler. Yaparlar istediklerini.
Nasil da guzel bir bebek tanrim...
Mavi mavi bakan gozleriyle, mutluluk gulucukleri saciyor.
"Baskalari altini degisirken donup duran bebegim, ben tek elimle altini degistirdigimde sanki biliyormus gibi durumumu asla kimildamiyor ve sabirla isimi bitirmemi bekliyor. Yardimcimiz sasiriyor bu duruma." diyor tekerlekli sandalyesindeki anne.
Esiyle birlikte sinemaya, tiyatroya gidiyorlar. Basbasa aksam yemekleri yiyorlar restoranda.
"Mutlu olmak icin herseye sahibiz" diyorlar yureklerinin sicakligini yansitan guluslerle...

Ikinci cift; cok guzel bir kadin otuzlu yaslarinda. Kisa kesilmis saclariyla, kendi durumuyla dalga gececek kadar cesur durusuyla beni kendine hayran birakti.
Yeryuzunde 900 kiside bulunan cok nadir bir hastaligin kurbani.
Ne yazik ki 12 yasindaki ogluna da tasimis bu hastaligini.
Esi O'nun bu hastaligini bilerek evlenmis kendisiyle.
Birbirlerine bakislarinda gorebiliyorsunuz bu sevgiyi.
Ayak ve el parmaklarinda gelisen bir hastalik.
Acidan ayaklarinin ustune basamadigindan evin butun islerini dizlerinin ustunde yapiyor. "Bugun dizlerim saglam ama agrimaya basladilar. Onlar da yorulursa baska bir cozum bulacagim" diyor gulerek.
Tekerlekli sandalyede sokaga cikmayi yeni yeni kabullenmis.
Esi hafta sonlari karisinin rahat etmesi icin elinden geleni yapiyor.
O'nun calismasina izin vermiyor ve sevdigi kadina hizmet ediyor mutlulukla ama acisini dindiremedigi icin yuzune yerlesmis bir caresizligin acisi esliginde.

Ucuncu cift; Senegal'de tanismislar.
Kadin Fransiz bir Hristiyan, erkek siyah derili, gulunce aydinliklar yayan bir Musluman erkek. Cok gencler otuzlu yaslarda her ikisi de.
Burada da hasta olan kadin.
Ilk cocuklari 4 yasinda henuz. Hastaligi cok hizli ilerlemis. O da tekerlekli sandalye ile cikabiliyor sokaga.
Ikinci bebegine hamile. Bu ikinci bebek icin cok dusunmusler cunku evde her isi baba yapiyor. Yemek, temizlik, alisveris vs. .
"Ozel birsey yapmiyorum cok normal yaptiklarim. Tek uzuldugum sevdigim insana yardim edememem. Caresizligim." diyor.
Bir bebek gibi bakiyor esine.
Kucaginda tasiyip arabaya koydugu an "Uf! zordu." demesine icim yandi ama saygiyla. Cocugunu ve annesini tasimisti, haksiz sayilmazdi. :))
Bu genc adama hayran oldum en cok.
Kendi ozel ilgi alanlarini da aksatmiyor sevdigi sporu yapiyordu, calisiyordu.

Dorduncu cift; kadin 1, 28cm boyunda, erkek son derece yakisikli ve saglikli.
Birinci cocuklari sarisin dunya tatlisi bir kiz cocugu ve saglikli.
Ikinci cocuklarinin annenin kaderini paylasacagini bilerek istemisler ve  su anda sekiz yasinda olmasina ragmen sadece 3 yas cocugu kadar gelisimi var bedenen. Zeka yasi normal seyrinde.
En zorlarina giden insanlarin kucumseyen, yargilayan bakislari.
Sanki normal(!) olmanin, normal sayilmanin bir olcusu varmis gibi.
Bu yazinin konusu bu olmadigindan geciyorum simdi bunu.

Tum bu gercek yasam hikayeleri bana kendi gercegimi dusundurdu haliyle.

23 yillik arkadasim olan spondylarthritis-ankylosant'la iliskimi ve bana cok pahalliya mal olan   arkadasligini.
Asinda davetsiz bir misafirliktir yaptigi bu  yuzsuzun ama neylersiniz ki basa gelen cekiliyor. :))
Gittikce ilerleyen, sonunda tekerlekli sandalyede gezintilere onay vermek zorunda kalacagim gunlere gebe bir hastalikla yasamayi kabullenmektir  bu anlayacaginiz...
Gunlerimin cogu yatakta gecer.
Uzanarak yazmak zorundayim yazilarimi.
Uzanarak okumak zorundayim kitaplari.
Yani hep bir uzun oturus halindeyim. :))
Bir haftadir receteyle sahip olunabilen bir 'mercedes'im var.
Memlekette var mi ben gibi kullarin gunluk yasamini kolaylastirmak icin tasarlanmis bu gibi seyler bilemiyorum.
Olmadigini dikkate alarak anlatayim biraz.
Surmesi yormasin diye kocaman tekerlekli tasarlanmis, onunde alisverisinizi koyabileceginiz bir sepeti, yoruldugunuzda oturabileceginiz sandalyesi olan bir arac.
Itiyorum gidiyor. Ben onu degil, o beni tasiyor.
Nasil mutluyum bir haftadir.
Oleeeyy diye bagirasim geliyor.
Kendi alisverisimi kendim yapabiliyorum artik kimseye muhtac olmadan.
Bu nasil bir ozgurluktur ben gibi yasami boyunca her isini kendisi yapmis, aktif bir insan icin bilemezsiniz.

Tum bu yazi neden yazildi merak ediyorsunuz biliyorum.
Soyleyecegim.
Hani insanlar evlenirken soz verirler ya birbirlerine "Iyi gunde kotu gunde, hastalikta ve saglikta" diye.
Ustelik hristiyan dinine mensup olan ben gibi kullariniz en kutsal sayilan yerde, 'Horan'*da veririz bu sozu birbirimize.
Oysa gunumuzde ne azdir bu sozunu tutanlar.
Soylemek kolay, yapmak zordur cunki.
Neden mi zordur?
Sevgi... Gercek sevgi olmayinca zordur.
Yukaridaki hikayeler bana; saglikli iken  evlendigi esinde bir sure sonra ortaya cikan hastaliklardan sIkIlan ve "Bu agrilarin tutunca bir yer olsa da gitse. Gecince geri gelsen. " diyen,
ifade etmek icin sifat bulamadigim insanlarin varligini hatirlatti aciyla...

Siz agrinizdan sagdan sola donmekte zorlandiginiz icin rahatsiz olan ve; " Bu yataktan ya sen git, ya ben gideyim" diyen buyuk bir askla sevdiginiz erkeginizin bencilce tutumunu hatirlatti.

Bir zamanlar bir yerlerde okumustum.
Neredeydi su an hatirlamiyorum ama hayatlarini bilincli olarak yatakta gecirmeyi secen insanlardan soz ediyordu.
Yemeklerini yatakta yiyor, kitaplarini yatakta okuyor, resimlerini yatakta yapiyor, yapilabilecek her seyi yatakta yapiyorlarmis.

Ne dusundum biliyor musunuz?
Guluyorum kendi halime.
Siz gulmeyin ne olur.
Umut fakirin ekmegi derler ya hani iste oyle bir sey bu...

Derim ki kendi kendime; belki ben de bir gun bu yatakta yasamayi sevenlerden biriyle karsilasirim ve hayat ortagim olur kimbilir?

Insanin sadece bedenden ibaret bir yaradilisi olmadiginin bilincine ermis kullar da olmali bir yerlerinde yeryuzunun.
Kadini bir delikten ibaret goren zihniyetin, bu bakis acisiyla erkegi de birkac gram etten ibaret bir mahlukata indirgediginin korlugunde olanlara en guzel cevaptir sizlere anlattigim bu gercek yasam hikayeleri....

Tum bu yasam kahramanlarina ben kendi adima minnettarlik duydum.
Umudumu yeniden yeserttikleri icin...
Ve; bekliyorum seni diyorum...
Sadece sevginin kendisi olmayi birlikte deneyimlemek icin...
Geleceksin biliyorum...
Gelde sadece SEVGI olalim birlikte...
Utanmadan yasayalim son demi...

Sadece 'INSAN' olmanin keyfinde...

Anjel Dikme
Paris
21-2-2011
2-59-59


20 Şubat 2011 Pazar

MERCI BIEN JOHNNY



Incinen kadin yurekleriniz icin en dayanilmazi nedir diye dusunmussunuzdur bilirim.
Peki cevabi bulaniniz var midir?
Ihanete ugradiginizda, taciz edildiginizde, iftiraya ugrayip yapmadiginiz seylerle itham edilmenin cirkin zorluguyla savastiginizda nedir sizi biraz olsun iyilestirecek olan sozcuk?
Icinizdeki kucuk kizin yaralari her kanatildiginda hangi sozcuk biraz olsun durdurur kanamalarinizi?
Dogustan bir genetik miras olan hastaliginizin bile suclusu(!) olarak siz goruldugunuzde duydugunuz o anlatilmaz gercek yalnizligi hangi sozcuk azaltir?
Nereden mi geldi bu sorular aklim?
Johnny, Johnny Hallyday'in bir sarkisidir butun bu sorulari sorduran bana.
Hani "Sen de mi Brutus? Oyleyse yikil Sezar" halleri vardir ya hayatin bazi tecrubelerinden sonra duyulan derin umutsuzlukta...
Hani yasamin istenciniz disinda dayattigi yasan(ma)misliklardan bile, sorgusuz sualsiz hakkinda kalem kirilan tek mahkum sizsinizdir ya...
KI bu mahkumiyet, olayin kendisinden daha yikici ve yaralayicidir ya hani sevgiden baska dili olmayan ruhlariniza...

Digerlerinin degil ama en cok guvenip sevdigi Brutus'un bicak darbesini yiyince  mucadeleyi birakip yikilan Sezar hallerindeyken her zaman oldugu gibi beni hic yalniz birakmayan , "Sen benim  sevinc gozyaslarimsin" dedigim ilk yegenim Lerna'm yanimdaydi...
Bende kaldigi bir gece sabahlara kadar sohbet etmistik.
"Hokkur (Hala) sana bir sarki dinletecegim" dedi ve Johnny Hallyday'in Pardon diye haykirdigi sarkiyi caldi.

O guclu sesiyle:
"Af dilemeye geldim sizlere
Af dilemeye tum erkekler adina
Ki; sevmek fiilini asla ogrenemediler
Ki; asla anlamadilar sevginin gucunu, hayatin guzelligini.

Affedin!
Sevmeyi bilmeyen tum erkekler adina 
Oh! Affedin!
Asla sevmemis erkekler adina 
Oh! Affedin
PARDON
diye sesleniyordu kadinlara...

Sozlerini Erick Bamy, Yvan Cassar ve Philippe Labro'nun yazdigi bu besteyi defalarca dinledim...
"Fransizca bilmeyen  kadinlar da  bilmeli bu sarkiyi, hadi gel cevirelim sozlerini Turkce'ye" dedim Lerna'ya.
Sabahin ilk isiklarinda  ceviri tamamlanmisti...

Af dilemeye geldim
Af dilemeye, ARKADASLIGIN  degerini bilmeyen tum erkekler adina.
Ki; asla tanimadilar bir cocugun gozyaslarini
                                bir kadinin gulusunu....

PARDON!
Bakisini ver bana
Isigini ver bana
Sevgiyi ver bana
Bunsuz, evet, umutsuzum...

Ogret bana sevmeyi...
Ogret bana sevkati...
Yik aliskanliklarimi...
Yik yalnizligimi...

Oh! Affedin (Pardon)

"Yik aliskanliklarimi", "Yik yalnizligimi" diyen cumlelerini dusundum...
Bu ozuru dinlerken, bir yandan nihayet  en azindan bazi erkeklerin bunu dusunebilmis olmalarindan dolayi hafiflediginizi hissederken, bir yandan da isin  en zor kisminin halledilmesinin yine  sizden yakarislarla  beklendigini duymak, aci bir tebessum yerlestiriyor yureginize...


Bu aci tebessume ragmen ihtiyaciniz oldugunda bir ilac  niyetine bu PARDON'u dinleyin derim....
Bu satirlari  yasamlari boyu bir OZUR beklemis tum kadinlar icin yazdim....

Anjel Dikme
Paris
20-2-2011
3-53-57

http://www.youtube.com/watch?v=UmPG4EdfnC0&NR=1&feature=fvwp

18 Şubat 2011 Cuma

AC YASAYABILIR MISINIZ?

Harry Roselmack'in hazirlayip sundugu bir programi izledim...
Fransiz ciftcierinin yasadigi zorluklari,icinde bulunduklari cikmazi anlatiyordu.
Ciftciler... Hani su bizi besleyen insanlar..

Izledikce ogreniyorum, ogrendikce sorguluyorum...
Sorgulamalarima gecmeden once, sizlere  izlediklerimden kisa  bolumler aktarmak isterim.

Ilk aile;  omurlerinde sadece 8 gun tatil yapmis olan buyukanne ve buyukbaba, gozu yasli bir baba ve icinde bulunduklari duruma  depresyon ilaclari alarak dayanmaya calisan anne ile bes cocuklu bir aile.

Bir kusak once cok daha iyi kosularda yasadiklarini anlatan ve bugun evlatlarinin icinde bulundugu duruma akil erdiremeyen yaslilar.

Ikinci aile; kurakliktan  dolayi rekoltenin verimsiz olmasindan oturu banka borclarini odeyemeyen babasinin, bu duruma katlanamayip yalniz yasadigi evinde intihar etmesinden sonra isin basina gecen oglunun anlattiklari.
"Babam bu ise omrunu verdi ve ben bunu yarim birakamam." diyen bir ogul...
Belirsiz bir ufka kurek cektigini bilerek kureklere asilan engin denizdeki bir kayik yolcusunu hatirlatti bana ...

Baska bir ornek; sut ureticileri.
Ayni umitsiz durumdalar...
"Hayvan yemlerinin fiati satis fiatimizin ustunde" diyorlar en basit ornegi vererek durumlarini anlatmak icin.

"Kizgin misiniz?" diye soruyor  Harry Roselmack.
"Hayir, sesimizi cikarmazsak bize kimse aldirmiyor. SNCF'e bakin herkes onlari konusuyor. Bizi duyan yok. Mediatik olmak gerek sesini duyurabilmek icin."

Bunlar demokratik, ozgur, esitlikci Fransa'daki   ciftcilerin   halidir ki bunu izleyince diger ulkelerdeki ciftcilerin halini tasavvur etmek cok zor olmasa gerek bizler icin.

Peki en cok intihar olaylari hangi is kolunda yasanirmis bilir misiniz?
Ciftciler...
Evet, ciftcilermis en cok intihar edenler...
"Toprak sadece isimiz degil, bizim yasamimiz" diyorlar.
Bana en cok bu dokundu.

Bizleri besleyenler oluyor...
Bizlerse su gunlerde yasanan Arap halklarinin onurlu cikislarina bakip, 'demokrasiden' 'ozgurluklerden' ve bolca 'izm' lerle dolu kavramlar kalabaliginda ego tatminiyle vakit harcar dururuz.

Simdi gelelim sorgulamalarima: ac insan ozgurlugunu mu dusunur yoksa ona bir lokma ekmek verenin kolesi, kulu, esiri mi olur?

Bu soru en bas sorudur bana gore cevaplanmasi gereken.
Gerisi hikayedir.

Her devrimin baslangic noktasi ac ve issiz kitlelerin, a$ ve i$ talebi icin degil midir?

Asirlar gecmistir ve bugun geldigimiz noktada halklar hala ac ve issiz midir?

O halde bir yerlerde bir yanlis vardir diye dusunur bu cahil kulunuz.

Ve isi cozum uretmek olan akedemisyenlere, kendilerini halkin ustunde goren aydinlara sormak isterim, sizler neyle mesgulsunuz?

Tunus ve Misir'da kendiliginden olusan bu halk hareketinin politik bir ismi, bir lideri yok diye neredeyse kahrolanlara sormak isterim; siz neyle mesgulsunuz?

Bu naciz kulunuz sadece gozlemleri dogrultusunda ve o kucumsenen halktan biri olarak sorar bu  sorulari.

Yanit vermeyin varsin olsun.
Kicinizi kimildatmayin varsin olsun.
Kolayciligi secin varsin olsun.
Ama siz de ben kadar hatta benden iyi bilirsiniz ki  bu aymazliginizin bedelini hepimizin cocuklari odeyecektir.

Iste ben buna kahrolurum...
Caresizligimde...

Anjel Dikme

Paris
18-2-2011
17:07:17



7 Şubat 2011 Pazartesi

BIRI YER BIRI BAKAR, KIYAMET BUNDAN KOPAR



5-Subat cumartesi Paris'te, Demokratik Isci Dernekleri Federasyonu (DIDF) trafindan duzenlenen bir toplantiya katildim.
Konusmaci olarak, Tunus Iscileri Komunist Partisi sozcusu (PCOT) Adel Thabet davetliydi.
Adel Thabet'in  yaptigi uzunca durum degerlendirmesinden bazi bolumleri aktarmak isterim.

Aslinda hersey 2008 yilinda, verimli gecmeyen bir sezonun sonunda, bankadan aldigi krediyi odeyemeyen Tunus'lu bir ciftcinin elinden topraklarinin ainmasiyla baslar.

Halki harekete geciren olay ise; universite mezunu, 26 yaşındaki Tunuslu Muhammed Buazizi'nin seyyar satis yaptigi arabasina polisin el koymasindan sonra, derdini anlatacak merci bulamadigindan dustugu umutsuzluk icinde 17 Aralik'ta kendini yakmasi olur.

Ciftciler, isciler, gencler, sendikalar, avukatlar diye siraliyor Adel Thabet harekete katilan halk kitlelerini.

8-9 Ocak'ta halkin uzerine ates acilmasi, ne olursa olsun sonuna kadar gitme kararini aldiran donum noktasi olur.

Haftalardir okudugum yazilarda, izledigim acik oturumlarda uzmanlarin cevabini aradiklari sorular genelde sunlardi: 
Bin Ali giderse yerine,  bay X mi gececekti, yoksa bay Y mi?
Efendim, bu bir demokrasi talebi tasiyan bir hareket miydi, degil miydi?
Vs... Vs...Vs...
Yani; hep politik analiz sigliginda tum soru ve cevaplar.


Bu nedenle toplantidaki genclerden biri, su soruyu sordugunda kendi kendime gulumsemeden edemedim: "Neden Sosyalist Partisi ya da Isci Partisi bir sosyalist devrim gerceklestirmedi?"

Cevap: "Evet bu bir sosyalist devrim degildir. Tabandan, dogaclama gelisen bir harekettir. Bizler simdi bu  harekete yukardan (eliyle de, yukaridan asagiya inen bir cisim hareketi yaparak) destek vermeye basladik."

Butun bu dinlediklerim ve izlediklerim bana; halkina yabanci, halkinin beklenti ve ihtiyaclari konusunda hicbirsey bilmeyen, barlarda kadeh etrafinda teori edebiyati yaparak, narsisizmini besleyen ve egosunu sisiren kendilerine "politik elit" ya da "aydin" denen insanlarin  ici bos sozcuk baloncuklarindan baska bir seyi hatirlatmiyor.

Neden seviyoruz herseyi bunca soz ve kavram kalabaliginda bogmayi?
Herseyi ne kadar karmasik anlatirsak o kadar onemli gorunme kompleksi midir bilemiyorum bunun altinda yatan neden...
Bunun analizini yapmak beni asar, isi yine uzmanlara birakarak ben INSAN atalarimizin kisa ve oz sozlerine basvuracagim izninizle:
"Biri yer biri bakar, kiyamet bundan kopar." 
Ne basit ve yalin degil mi?
Kisa ve oz...

Bilincli ya da bilincsiz olusturulan bu ici bos, sozcuk ve kavram baloncuklarinin yarattigi sis perdesinin arkasinda kaliyor gibi gelir bana gormemiz gereken GERCEKler, konusmamiz ve cozum bulmamiz gereken asil sorunlar.

Fransizcasini okudugum bir kitaptan soz etmek istiyorum sizlere. Orijinali Ingilizce yazilmis, Turkce'si var mi bilmiyorum.
Adi; Aclik Endustrisi. Yazarlari; Frances Moore Lappé, Joseph Collins.

Aclikla, yeryuzunun nasil kontrol edilmeye calisildigini, bunun "En etkili silah" olarak adlandirildigini, "Kitlik"  denen seyin, bilincli yaratilan bir "mythe" oldugunu ve bunlardan kimlerin cikarlari oldugunu anlatan 589 sayfalik bir kitap.

Benim penceremden gorunenler bunlar.
Bu cahil kulunuz merak eder ve sabirsiz bekler, uzmanlarin yasananlari bu  yonuyle analiz edip, degerlendirmelerini...

Yoksa sahnenin onunde bizlere sergilenen oyunu midem bulanarak izlemeye devam edecegim...



Anjel Dikme
Paris
7-2-2011
12:42:57


Asagidaki yazi da konuya dairdir paylasmak istedim.
http://solkure.wordpress.com/2011/02/05/dunyada-gida-krizi-aclik-ve-

5 Şubat 2011 Cumartesi

Tek basinalik; yalnizlik demek degildir....
Dostlarimizla, sevenlerimizle sarmalanmis bir yasamin keyfini surmeyi ogrenmek, yasama en buyuk tesekkurdur...

Anjel Dikme

5-2-2011
3:35:15