İnsana Yolculuk

İnsana Yolculuk
www.norradyo.com

29 Ağustos 2010 Pazar

Sevgili Harutyun (Artin) Gocer'in olumunden sonra yazdigim yazinin ingilizce cevirisidir.

ANJEL DİKME
When we receive news of death, we generally ask, “How old was s/he?” That is because if the deceased is old enough to die (!) there is nothing to grieve for.
To put it in Paulo Coelho´s words: "We leave the old dead behind just like we forget our umbrellas "...

In the last couple of years, we have lost our old ones, one by one. This is the loss of a generation who taught us how to stand proudly against hard times, to have the ambition to take up life again and again with courage and dignity....
Harutyun (Artin) Göçer

Born in 1926 in Sason, Göçer lived in the Simav district of Kütahya until 1950, after being forced to exile by the government in 1938 (when the government punished both Armenians and Kurds with exile following the Kurdish rebellions). After the conditional pardon issued in 1950, he began living in the Beşiri district of Siirt since he was prohibited to move back to Sason.

In this district, they were under threat from their neighbors. They were warned that their wives may be kidnapped. On 5 March 1966, at half past eight, there was a knock on the door, and when Giragos Göçer and Orhan Göçer opened the door, they were shot to death by one of the villagers. The father and son were murdered on the same day. After this incident, the soldiers said: “We cannot protect you from now on. You should leave”. Thus all members of the family were forced to leave by train.

Back again in Istanbul

In 1966, the family began to establish a new life in Istanbul, opening a grocery store in Gedikpaşa and settling in their new flat.... Artin Göçer tried to make a living by hiding his Armenian identity but the people in the neighborhood soon found out. Once more, he was faced with pressure and discrimination. In 1990, he left everything behind and migrated again... This time, he headed toward France, a land that would hurt him most, since he didn´t speak the language, and was a foreigner. He moved to Paris and settled in Alfortville, known for its high Armenian population.

Even at the age of 79, in the hottest hours of the day, with sweat on his forehead and a sledgehammer in his hand, he worked hard, in order to destroy the walls and provide wider spaces for his children to live in. With every blow of the sledgehammer, he seemed to add new soil to the land of Anatolia so that better crops may grow...

This generation taught us the motto “Your word is your honor”.

This generation taught us that you may begin life again and again by working hard and being honest... Our Uncle Artin was 81.

He left 7 children and 12 grandchildren behind, without having the opportunity to plant his seeds in the garden...

Lie in peace, Uncle Artin, this is a letter for you on behalf of everyone that loves you.

We will plant our seeds in our garden, remembering you.

And we will teach our children and grandchildren not to forget the dead in the same way we leave our umbrellas behind.



Translated by Ahu Sıla Bayer

Bu yazi Turkce olarak Agos'ta yayinlanmistir.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

NEDİR AMİRA ZİHNİYETİ?



'Amira Zihniyeti' sözünü duyduklarında "Amiralik kalmış mı ki Amira Zihniyeti kalsın?" diye tepkide bulunan Ermeni toplumunun bireylerinden bazılarının, konuya at gözlüklü yaklaşımlarını tekrar gözden geçirmelerini sağlayabileceğini düşünerek birkaç anımı aktarmak isterim....


Bu konuyla ilgili olarak daha once iki bolum halinde kaleme aldigim yazilarimda,  Amira Zihniyeti derken sozcugun anlamini neyle yukledigimi aciklamamin konuya yabanci olan okuyucularin da yazilarin icerigini daha iyi kavrayabilmelerine yardimci olacagini dusunuyorum...




1992 yılında İstanbul’un en şık semtlerinden olan Nişantaşı’nda açtığımız gümüş satış mağazasının boydan boya cam olan kapısına, ustamızın Ermenice 3 harften oluşan ve mallarımıza patent olarak vurulan adının bir kopyasını yazdırmıştım...


Bu hem patent işlevi görüyor hem de bir marka olarak, müşterilerimizin zihinlerinde görsel bir aşinalık oluşmasına yarıyordu...


İstanbul’u tanıyanlar bilirler; Kurtuluş, Feriköy ve Pangaltı, Nişantaşı’na çok yakin semtlerdir...


Bu semt sakinlerinin çoğunluğu Hristiyan azınlıklardan oluşur(du).


Mağazayı açtığımızın ilk yıllarıydı...


Bir gün; son derece şık giyimli, elinde giysisini tamamlayan şıklıkta bastonu ile seksenli yaşlarını sürmesine rağmen, ince silueti ve dik duruşu ile tam bir "İstanbul hanımefendisi" diye tanımlayabileceğimiz birisinin kapıdaki yazıyı fark ettikten sonra, vitrini bırakıp içeriye dikkatle baktığını görünce zile basıp kapıyı açtım ve 'Hrammestek' (Buyrun) dedim...


Güler yüzümden cesaret alarak "Hay ek?" (Ermeni misiniz?) diye sordu...


Hayeren cevap verdim "Ayo Hay em."(Evet Ermeniyim)


Ermenice konuştuğum için çok sevinmiş görünüyordu ama endişe dolu bir sesle ve fısıltıyla sordu: "Inc bes kiretsik asiga, cek vahnar?" (Nasıl yazdınız bunu, korkmuyor musunuz?)


Bu soruyla ilk kez karsılaşmıyordum...


Çevre semtlerde oturan Ermenilerin (Ermenice alfabeyi tanıyanlar ) kapıdaki yazıyı fark ettiklerinde ilk tepkileri hep önce şaşkınlık sonra da "Korkmuyor musunuz?" sorusu idi...


(Bu soruya dair verdiğim yanıtlar ve aldığım tepkiler ayrıca bir yazı konusudur)


Bu yaşlı "İstanbul hanımefendisine" de aynı yanıtları verdim, kısa bir süre Ermenice olarak sohbetimiz sürdü ve alışverişe geleceğini söyleyerek gitti...


Bir kaç gün sonra eşiyle birlikte geldiler...


Eşini tanıştırdı... Keyifliydi...


Güler yüzlüydüler...


Eşi de kendisi gibi aristokrat duruşlu bir beyefendiydi...


Diyalogumuz Ermenice devam ediyordu...


Bir yandan modellere bakıyor, fiyatları ve özellikleri hakkında bilgiler alırken bir yandan da beni tanımaya çalışıyorlardı...


Hediye almak için gelmişlerdi...


Gümüş bir sekerlik...


Ben hizmetime devam ederken, bam tellerimin atmasına sebep olan ilk soru geldi:


"Tuk inç YAN ek?" (Siz hangi YAN'lardansınız?)


Soyadımı soruyordu...


"Mer YAN'eri ci minats!.." (Bizim YAN'larımız kalmadı) dedim...


Kısaca; aslında Mimegryan olan aile soyadımızın soyadı kanunu ile değiştirildiğini, iki kardeşe bile farklı soyadları verildiğini anlattım...






Yüzü değişmeye başlamıştı...


Gölgelenivermişti birden...


Çok iyi tanıyordum bu tepkiyi...


Ve....


Benim Sasun damarımın kabarmasına neden olan can alıcı soru da ardından gelmekte gecikmedi...


Bu kez yüksek dağların tepesinden bakarak;


"Tuk duni Hayahos ek?" (Siz evde Ermenice mi konuşuyorsunuz?)


O vakte kadar Ermenice konuşan ben, Türkçe konuşmaya başladım...


Aslında sadece iki yaşıma kadar kalmıştım Diyarbakir'da ama bu sorunun arkasında yatan zihniyeti çok iyi tanıyordum...






"Hani su Anadolu'dan yeni gelenler var ya, işte ben de onlardanım." dedim Türkçe olarak...


Karı- koca asık yüzlerinden okunan büyük bir hayal kırıklığı ile birbirlerine baktılar ve hiçbir şey söylemeden dükkândan aniden çıktılar.


Tek söz etmeye gerek duymadan, saygısızca...



Neydi onları böyle davranmaya iten?


Sahip oldukları Amira Zihniyetiydi...


Mensubu bulundukları halkın tarihi, sosyolojik, güncel gerçeklerine karşı üç(3)maymunları oynayan, ta İstanbul’un Fethi'nden hemen sonraki on yıllarda başlayan ve her göcen "Kavaratsi"nin kendisinden sonra İstanbul’a gelen diğer "Kavaratsilere" karşı tepeden bakan, küçümseyen tutumlarıyla günümüze kadar sürdürdükleri bir zihniyetti bu...


Onlar için İstanbul’dan öte her yer köydü...


İstanbul dışında yaşayan her Hay "Kavaratsiydi"...


Kendi atalarının da o köylerden(!) getirilip İstanbul’a yerleştirilmiş olduğu gerçeğini unutarak...


Asıl paylaşmak istemedikleri ise iktidarları(!) idi...


Bu seri yazılarımda daha önce de alıntıladığım bir bölümü tekrar hatırlatmak istiyorum:


"İstanbul’un zaptından evvel az sayıda, fakat sonra günden güne çoğalan Ermeniler, yüz seksen senelik bir ikametten sonra, şehrin yerlisi olmuşlardı. Bu tarihten az evvel veya az sonra gelen Ermeniler yeni gelme sayıldılar ve yerliler tarafından pek o kadar iyi karşılanmadılar.


"İstanbul’un zaptından evvel az sayıda, fakat sonra günden güne çoğalan Ermeniler, yüz seksen senelik bir ikametten sonra, şehrin yerlisi olmuşlardı. Bu tarihten az evvel veya az sonra gelen Ermeniler yeni gelme sayıldılar ve yerliler tarafından pek o kadar iyi karşılanmadılar.


"Yerlilerin esas gayesi Şarktan gelen Ermenilerin cemaat işlerine karışmalarını menetmekti."*


Burada güncel bir tartışma düşüyor aklıma; hani şu 'Beyaz Türkler' komikliği...


İşte bu bizim 'Amira Zihniyetliler' ile 'Beyaz Türklerin' kendi toplumlarına bakış açıları, yaklaşımları ve korkuları öylesine benzer öğeler içeriyor ki, Amira Zihniyetlilere, Beyaz Ermeniler diyesim de gelmiyor değil hani şu aralar...


Beyaz nasıl olunur?


Siyah nasıl olunur ?


Hangisi makbuldür?


Neden illa makbul(!) olan cinsten olmak gerekir?


Kime ve neye göre belirlenecektir makbul olmanın ölçüleri?


Yine öyle çok soru var ki kafamda...


İstanbul’da ‘eskiden, eskiden’ deyince o kadar çok eski sanmayın, benim çocukluğumda bile evlerin kapıları hep açık olurdu...


İşte bu kapıları açık evlerde oturan kavaratsiler (!), kendilerine evlerini kiralayan Bolsahay kardeşlerinden olan mal sahiplerini, divan altlarına bakarken, tencerelerinde pişen yemekleri kontrol ederken yakalıyorlardı incinerek...


Bu hikâyeyi yaşlı bir Mayrikten dinlemiştim...


Hala çok üzülerek anlatıyordu...


"Kızım, bizi bir şey bilmez sanıyorlardı...


A! siz ne temizsiniz...


A! siz yemek yapmayı biliyorsunuz...


Anadolu'da yaşadıklarımız yetmezmiş gibi, burada da bunların horlamalarını yaşadık..."


Elimi omzuna koyup O'nu teselli etmeye çalışmıştım...


Romatizma ağrılarından ötürü güçlükle yürüyordu...


"Biz çok çektik kızım, çok cektik" derken yaşlarla dolan gözlerini ve bembeyaz saçlarını unutmuyorum...






Belki bıkacaksınız bunu benden duymaktan ama ben hep tekrarlayacağım, gözlerindeki yaşlarda acının en derinini, kırılmışlığın en tarifsizini okuduğum o yaşlı Mayrik ve daha nice O'nun gibi sessizce gidenler için tekrarlayacağım...


Hay'in Hay'a** bir özür borcu vardır...


Tıpkı İnsan’ın İnsan’a özür borcu gibi...


Bu borçlar ödenmeden, temiz bir sayfa açılabileceğine inanıyor musunuz siz?


Ben inanmıyorum...


Anjel Dikme


Nussbaumen


9-8-2010


8:25

7 Ağustos 2010 Cumartesi

"ÖTEKİSİZ, YALNIZ BİLE DEĞİLİZ. KİMSESİZİZ" (SERDAR KOÇ)

Demisler ki;
Yazarların, şairlerin anayurdu, aidiyet DNA'sı içinde yazdıkları dildir! 
Demissiniz ki;
BEN BİR BAŞKASIDIR

Aşağıdaki yazıda, kafa karışıklığının hazin bir itirafını bulacaksınız. Dikkatle okuyun. Aslında, bir sanatçıda bizatihi olması gereken kafa karışıklığı tam da böyle bir şeydir. Kafa karışıklığı bazen iyidir. Öyle ya, bir dilin edebiyatı nasıl gelişip ortaya çıkacak, okuyucusu nasıl oluşacak ve okuyucusuyla nasıl buluşacak. Çok zor bir soru değil mi? Sorun tam da burada başlıyor. Buyurun!
Siyasileri olmasa da, sanatçıları böylesi kafa karışıklıkları buluşturabilir ancak.
Sürekli bir infial halinden çıkabilsek de konuşabilsek, bir çözüm yolu bulacağız.
Ötekisiz bir ben, eni sonu anlamını yitirmeye mahkumdur. Ve bu coğrafyada mana, hızla solmaktadır zaten. Ötekisiz, yalnız bile değiliz. Kimsesiziz.
Serdar Koç

Tam da dediginiz gibi karisti kafam...
Ermenice okur, yazar ve konusurum... Kurtce konusamam ama anlarim... 
Ne  yazik ki (! ) Turkce'de bildigim sozcukler kadar anlatamaz , ne duygularimi ne de dusunduklerimi, Kurtce ve Ermenice sozcukler...
Yani simdi yazmamali miyim?
Ben, Ermeni Edebiyati ve dilinin bir yazari olarak anilmayacagim diye susmali miyim?....
Aslolan;  insana dair yasanmisliklarimizin suzgecinden gecip gelen tecrubelerimizin ve bilgilerimizin paylasimi degil mi?
Aslolan; insana hizmet degil mi?
Aslolan; gelecek kusaklara dogrulari, guzel degerlerimizi  her dilde aktarmak degil mi?
Ben Ermenice ve Kurtce yazamadigim icin degil, Ermenice ve Kurtce (Bilmedigim tum dillerde) yazilmis siirleri derinlemesine anlayamadigim icin uzgunum sadece...
En iyi bildigim dilde yazmaya devam edecegim...Sayet dikkate deger seyler, evrensel degerler tasiyan sozler edebilirsem biliyorum ki, birgun her dile cevrilecektir...
Ve bu noktada; evrensel bir  dildir konusan artik...
Benim, ne DNA'm ne de orijinim bir anlam tasimaz...
Sadece aktarilan dusunce ve bilgidir aslolan!
Kalacak olan gelecek nesillere, sadece bilgidir...
Ben olmayacagim...Biz olmayacagiz...SIZ OLMAYACAKSINIZ!
Sayet varsa soyleyecek sozunuz, SOYLEYIN LUTFEN...
En iyi bildiginize inandiginiz dillerde...
Yeter ki susmayin!
SUSMAYIN LUTFEN!
Ben Anayurdum DUNYA' dir diyerek yazmaya devam
edecegim...
Saroyan; "Hergun birseyler karaliyorum, yilda bir kez dogru seyler soyluyorum" demisti...
Bilirim ki  ben bir Saroyan degilim ama dedigini yapiyorum....
Belki; ben de on yilda  bir, dogru bir soz ederim ve bu dogru soz de birilerine bir isik tutarsa ne mutlu  bana...
Sayet, DUNYA anayurdunuz ise asla KIMSESIZ  degilsiniz...
Ne dil, ne de cografya bazinda...

Sevgiyle ve Insanca kalin dostlar...
Anjel Dikme
Paris
8-11-2007

TANRILAŞMAK


Yillardir kitaplardan hep ''AN'' i yasamayi okurken bunun; icinde bulundugumuz "AN"in tadini cikarmak  anlamini tasidigini dusunurdum, sanirdim...
Halbuki su son bir yildir ogrendiklerimin isiginda   bugun artik biliyorum ki "AN"i yasamak ;
"AN"da kalmak demek...
"SIMDI" nin farkinda olmak,
"Sessiz olmak" ; zihnimizde egomuzun yarattigi  tum dusunce trafigini istedigimiz an, "Sessiz Ol"  diyerek durdurabilmek,
dusunceler girdabinda dusup bogulacak bir cocugu, "SIMDI"nin farkindaligina  cekerek, 
icimizdeki "Ben"le bulusturup "sevgi"nin irmaginda  "sevinc" ve "minnetle" akisinin keyfine varmasini saglamak demek...

"SIMDI"de, farkindaligin bilincinde, yani "bilincli bir farkindalikla"  "BEN"i yasamak demek...
"BEN" burada oldugunda, "EGO"nun yoklugudur hissedilen , tarifsiz bir keyif ve hafifleme duygusunu deneyimleyerek, sadece "OLMAKTIR"...

"BEN" burada oldugunda, zihin susar...
"SEVGIDIR" konusan artik...
"SEVGIDIR" yasanan tum hafifligi ve safligi ile...
Ve "SEVGI" 'nin varligiyla; kus kanadi cirpinislari gibi coskuyla, heyecanla: "SEVINC"tir yurekte deneyimlenen...
Sadece, Tanrisal(Evrensel, Mistik, Ruhsal) bir sevgi ve sevincten ibaret bir "VAR OLUS" bilincidir kusatan tum benliginizi....
Boylesi anlari yasadiniz mi hic?
Ben yasadim...
Hep o "AN"larda kalmak icinizdeki Tanri'yla bulusmaktir...
"Benden iceru" var olan "BEN" le kucaklasmaktir...
Yasamin anlamina varmaktir...
Tanrilasmaktir...


Anjel Dikme
Paris

19 SUBAT 2009  
 Persembe, saat 03:00