İnsana Yolculuk

İnsana Yolculuk
www.norradyo.com

24 Şubat 2010 Çarşamba

İKİ KİŞİLİK AŞK...


Her şey bir şiirle başladı.
12 Şubat 2010'da gerçekleştirdiğim ‘AŞK’ konulu programımda, Ersin Salman'ın yazdığı bir şiiri okuduktan sonra dinleyicilerimden gelen güzel tepkilerin verdiği cesaretle, şiirin daha fazla sayıda canlara ulaşması için facebook'daki sayfamda paylaştım.
Önce bu şiiri sizlere de aktarmalıyım yazımın devamını getirebilmem için,
İşte şiir: İÇİMDEKİ POLİSİ TERHİS EDİYORUM SEVGİLİM!

Ben hep aynı kadını sevdim
Adını çok sık değiştiriyordu
Durmadan kendimi
sevdim
Ben hep aynı bayrağa
selam verdim
Renklerini kendim seçtim
ヨzlemlerime selam verdim
Ben hep
bir dine inandım
Kitaplardan peygamberlerden ürktüm
İnsana inandım
Ben hep aynı polisten korktum
İçimdeki polisten.

Yazılarını ilgiyle izlediğim ender birkaç insandan biri olan Türkiye’nin sorunlarına çok farklı bir pencereden bakarak, bana "Aaa! böyle de olabilirmiş " dedirten ve özellikle yorumları ile insanları sıradanlaşmış düşünceler kalıbının dışında bir şeyler düşünmeye çağıran dost Kenan Fani Doğan’ın bu şiire cevaben yazdığı şiir’le sürdü...
İÇİMDEKİ ÇOCUĞU HİÇ ÖLDÜRMEDİM

Hep bir kadını sevdim
Otuz ikinci yılında aynı kadın değil
Ama adını hiç değişmedi.
Ne ayakkabı değiştirir gibi kadın değiştim
Ne de ayakkabılarım eskidi dedim
Sevgilim ayakkabım değil.

Kendimi sakındığım da oldu
Sevdiğim de
Kendimden çok sevdiğim ise
Hala aynı kadın.

Mazlumların sembolü olmasaydı
Bayrağı tınmazdım
Sevgide renk seçilmez
Hiç forma giymedim.

Dinlere inandım
İnsanlara kandım
Hatta kokladım
Kitaplardan korkmadım
Peygamberleri andım, anladım
Bazen de aldandım.

Silah altına almadım ki terhis edeyim
Benliğimi gözleyen polisim yoktu
İçimdeki çocuğu hiç öldürmedim.

Sevgiye on numara desek de
Ersin ikmale kaldı
Yazmaktan buydu maksadım.

Kenan Fani Doğan

Bu şiirden sonra 14-SUBAT-2010'da kendi defterime karaladığım satırlarla gelişti:

Değerli dost Kenan Fani Doğan; sayfama alıntıladığım şiire
cevaben yazdığınız şiiri bitirdiğimde göz pınarlarım ıslanmıştı.

Şairin dediği gibi "AŞK İKİ KİŞİLİKTİR"
12 ŞUBAT 2010 cuma günü yaptığım AŞK konulu programda
en son okuduğum mektup Hrant'ın Rakel'e yazdığı sevgililer günü mektubuydu.
Son sözcükleri boğazım düğümlenerek, zorlukla okuyabildim...
Şarkıyı girdiğim de ağlıyordum...
Değerli dinleyicilerimin içinden kaçının bu gözyaşımın gerçek nedenini anlayabildiğini bilemiyorum.
Bense biliyordum; ağladığım ne Hrant'tı ne Rakel.
Hrant'ı vurarak, çok az gerçeklesen; bana göre gerçek bir mucize olan " İki Kişilik Aşk" ı vurmuşlardı.
Sevgiydi katledilen, bir mucizeydi...

Demişim...

Aşk, iki kişilik bir şey bu çok doğru.
İki kişiyle birlikte beslenmesi gereken, iki kişiyle birlikte sürdürülebilen bir şey.
İki tarafın da buna gönüllü olması gerek, yoksa mümkünü yok bir tarafla sürdürülebilen
Bir şey değil ne yazık ki.

Ve yıllar öncesinde kalmış bir anımla noktası konmuştu bu hikâyemizin.


Yıllar önceydi 1999 yılı Radyo Kent'te bir programda canlı yayındayız,
telefonlar bağlanıyor, önce bir hanım dinleyiciydi telefonun ucundaki.
Konuşmaya başladı beylere sitemkar, iste "sevmeyi bilmiyorlar, ihanet ediyorlar". Bildiğiniz argümanlarla,
genelleyerek bütün beyleri bir torbaya doldurup, torbanın ağzını da bağladı.
Erkekler şöyle erkekler böyle diyerek.


Ardından haliyle bir bey bağlandı. O da aynı şeyleri hanımlar için söyledi.
Çok farklı şeyler değildi.
O da bir torbaya kadınları doldurdu ve ağzını bağlayıp koydu bir kenara. "Sevmeyi bilmiyorlar, ihanet ediyorlar, işte şunu yapıyorlar bunu yapıyorlar" diyerek.

Sonra sözü ben aldım ve bakın, ben biliyorum ki dedim, bir yerlerde iyi kadınlar var, sevmeyi bilen kadınlar, sevmekten korkmayan kadınlar, sevginin kendisi olmuş kadınlar var.

Başka yerlerde de aynen bu tanıma uyan erkekler var.
Sevmeyi bilen, sevmekten korkmayan ve sevdiğini söylemekten özellikle korkmayan erkekler var.
İyi erkekler de var.

Zor olan Şu dedim; o iki iyinin, kadın ve erkeğin birbirini bulması çok zor olan şey...
Mucize burada bana göre...
Yanılıyorsam söyleyin...
Çevremizde elbette böyle çiftler var ama çok az ...
Bence Rakel ve Hrant'ın aşkı da böyle bir mucizeydi...
Çift kişilik bir asktı bu.
Hrant'i vurarak bu aşkı da vurdular.

Paris'te gecen hafta röportaj yaptığım, otuz iki yıldır ilk günkü gibi süren "İki kişilik Aşk”ın kahramanlarından Elian söyle demişti; "Bazıları ‘Aşk yok diyorlar’ bense aşkın olduğunu biliyorum".

Bitenler, hep tek kişilik aşklardı...
Tek tarafın ite kaka götürmeye çalıştığı aşklardı son bulanlar...

İki kişilik Asklar ise, çiftlerden biri boyut değiştirse bile diğeri yaşadığı sürece devam ediyordu... Bitmiyordu...
"Sevginin Sonsuz Dansı" gibi;
Aşk’ın Sonsuz Dansı’na dönüşüyordu...


Anjel Dikme
24-2-2010
17:57
Paris

16 Şubat 2010 Salı

HAYKIRMAK İSTİYORUM....

Anjel Dikme


Kat kat sarmalanmış ruhlarımızla ne çok uzağız kendimize...
Üst üste bindirilmiş, kimlik kirliliğine yol açan tüm üst kimliklerimizle,
ne kadar uzağız 'İNSAN'A...

"Ermenisin" derler bana...
"Hristiyansin "derler...
Türkiye’de"; gavursun" derler
Paris'te ; "Türkiyeli Ermenisin" derler...
"Kadınsın" derler...
"Demokrat Ermenisin" derler...

Bense; YETER! derim beyler, YETER!
Sadece; İNSAN'ım derim beyler, İNSAN!
Savunduğumda birinin hakkini, İNSAN olduğu içindir!
Hüzün, sesimle böylesine kardeş olmuşsa, asırların utancıdır konuşan,
yansıyan sesimden...
İnsan kardeşlerimin, asırlardır hala; sadece İNSAN ve DÜNYALI olduğumuz basit gerçekliğinin farkındalığına ulaşamamış olmasındandır...
Siz! koca koca adamlar...

Siz! İNSAN kardeşlerim...
İstediğiniz kadar bağırın,
"Hepimiz Türk’üz, hepimiz Ermeni’yiz, hepimiz Kürd'üz, hepimiz Alman’ız,
Fransız’ız, Çinli’yiz" diye...
Bir adım ileri götürmez bizi bu çığlıklar...
Ne zaman ki öğrenirsiniz;
"Hepimiz İNSANIZ" diye haykırmayı, iste o zamandır ki,
işte o zamandır ki, sesimden hüznü kovarım...
Misafirliği biter bende...
Sizler istediğiniz gibi haykırmaya devam edin canlar...
Ben "sadece İNSAN’IM ve DÜNYA'LIYIM!" diye haykıracağım avazım çıktığı kadar...

İnsan Anjel...

8 Şubat 2010 Pazartesi

Nedir DİYARSPORA Dedikleri?


Yıllardır duyardım bu sözcüğü.

Türkiye’de iken; sözlü argumanlarda diyaspora sözcüğü kullanılırken, masa ya da sandalyeden bahsedilir gibiydi.

Ya da; soyutlaştırılmış birer kavram gibi cansız, ruhsuz, anlamı tam da yüklenmemiş, öylesine 'BİR ŞEY' den bahsedilir gibi kullanılan bir sözcükten ibaretti.

'Diyaspora' denen 'ŞEY' in 'İNSAN'lardan oluştuğu gerçeğinin unutulduğu, unutulmak ve unutturulmak istendiği argumanlar...

Hem de yeryüzünün, belki de en acılı, en kahırlı insanlarından oluşan …

"Bir kitap okudum hayatım değişti" cümlesini hatırlıyorum.

Bir kitap ismiydi sanırım.

Yanlış hatırlıyorsam düzeltin lütfen.



Ben size hayatımı değiştiren bir kitaptan değil, 'Değişen hayatları' anlatan bir kitaptan söz etmek istiyorum…

Neden değişir hayatları insanların ?

Neden kaybederler tüm sahip olduklarını?!..

Binlerce yıllık emekle oluşturdukları kültürel miraslarını, ekonomik birikimlerini neden bırakırlar arkalarında?...

Kanla, acıyla, gözyaşıyla bırakırlar üstelik…

Neden?!!

Ve; yeniden başlarlar yaşamaya..

Asılırlar hayata, inadına!

İşte bunları anlatan, basit, konuşma diliyle yazılmış bir kitap okudum ve diyasporaya bakan penceremdeki görüntüler değişti…


Paylaşmak isterim…

Kitap Alfortville’le ilk gelen Ermenileri anlatıyor…

Kah acı duyarak, gözlerim yaşararak, kah gülerek okudum öyküleri… Tam bir "Köyden indim şehire 'sahneleri'ydi önümde sergilenen (geldikleri ülkenin dilini bilmemelerinden ötürü yaşanan komiklikler!…

Önce gemilerle Fransa’nın güney şehirlerinden Marsilya’ya getirilmişler…

İş yok, ev yok, sokaklardalar…

Birileri duymuş "Paris‘te iş var. "diye…

Altı kişi gelmis Paris ‘e, gitmişler Ermeni Kilisesi’ne (Jean Goujon)…

" Biz geldik, iş arıyoruz. " dediklerinde…

Onlara;"Alfortville’e gidin, orda fabrika var ." cevabı verilir...

VE; böylece başlar Alfortville'deki Ermenilerin hikayesi.

Yıl: 1923

Alfortville bir tarla.

Birkaç ev var yalnızca…

"Ne iş olursa yaparım" modundaysanız, hemen iş bulursunuz, bilirsiniz bunu…

Fabrikada çalışmaya başladıktan sonra haber salarlar onları bekleyenlere; "Gelin buraya..." derler, "Bizim köye benziyor burası..."

Geldikleri,terketmek, arkalarında bırakmak zorunda kaldıkları topraklara, vatana benzeyiştir en çok aradıkları...

Alfortville bir köy…

Alfortville’de bir şey yok…

Değersiz Alfortville…

Bu kimin umurunda 'Bizim Köy'e' biraz da olsa benziyor ya, yeter bu...

Başlarlar çalışmaya.. Önce 'Teneke Palace'i' kurarlar…

Neden "Teneke Palace?"

Kiralamak istedikleri yer, bir ahır gibidir.

Mal sahibi, "Tamam burayı kiralıyoruz" dediklerinde; 'deli bunlar' anlamıyla dolu bakışlarla bakar yüzlerine…

Ama , onlar ne yaptıklarını, ne yapacaklarını, kendilerini ve ne istediklerini bilerek tutarlar bu yeri…

Kadınlardır pazarlığı yapan, kadınlardır en çok çalışan…

Tenekeyle onarırlar damın her yerini…

Bu nedenle 'Tenekeden Saray' larıdır onların…

Gabuyd Hac’ın (Mavi Hac)* mekanıdır öncelikle…

Okuldur, cematin toplantı mekanıdir aynı zamanda…

Toplantılar, sosyal, kültürel tüm aktiviteler burda yapılır…

Sandalyeleri yoktur… Kilise’deki sandalyeler, Pazar ayınınden sonra buraya taşınır…

Sandalyeler bir Kilise'de , bir Teneke Palas’da hizmet görür…

Toplanırlar; önce birinin, sonra diğerinin evini, hep birlikte inşa ederler…

Yaşamları hep bir paylaşımdir; yardımlaşmadır…

Sanki, unutmuşlardır daha dün olanları.

Neden burda olup, yeniden bir ev, yeniden bir yaşam kurma kavgası içinde olduklarını…

Zaman düşünme vakti değil, çalışma vaktidir, bilinçsizce bilirler…Bilirken bilmezler…Yaşamaktır aslolan…Ve yaşarlar…Öncelik; yaşamındır çünkü…

Radyo kurulur…Adı radyo Azk’dır…

Merkezi Paris’tedir…Hasmig ve Arsaluys’a (kitabımızın yazarı), radyoda program $yapmaları teklif edilir…"Tamam" der Arsaluys "Ama ne anlatacağım?"

Hasmig ; "Sen Alfortville’lileri iyi tanıyorsun, onlarla konuş ve bunu anlat" der…

Aklına yatar Arsaluys Sarkisyan’ın ve başlar ev ev gezmeye, sormaya, öğrenmeye geçmişi, yaşananları…

Yıl 1983’den 1984’e kadar ev ev dolaşır…

Ve her sohbetini, o hafta radyodan anlatır…

Gelirler 2007’ye…Fransa’da 'Ermenistan yılı'dır…

Yine Hasmig öncü olur, " Kitaplaşsın, anlatılanlar" der…Alfortville Belediyesi'nin desteğiyle yayınlanır, kitap…

Okunması kolay, fotoğraflarıyla zenginleşmiş, benim gibi beş yıllık Fransızcası olan bir okurun bile anlayabileceği bir dille yazılmış bu 'şahitlik belgesi' çıkar ortaya…

Diyaspora' dedikleri, tam da bu insanlardır…

" Merci la France, merci la France" diyorlar… "Savaşlardan sonra, insana ihtiyaçları olmasaydı bizleri kabul etmezlerdi, rüya görmeyelim" diyen…

Sokaklarda, elma yiyerek beslenen...

Hayatta kalma savaşına devam eden.

Hayvanların kalmayacağı; rutubetli, ıslak yerlerde yaşamak zorunda kalan (ki çoğu varlıklı aile çocuklarıydı 1915’den önce); 'İnsanlar Topluluğu' demek Diyaspora…

Kendi halkından, Türkiyeli Ermenilerden, Türkçe tek bir kelime duyduğunda öfkeden deliye dönen, "Siz Türksünüz!" diye saldıran, horgören bu insanların, bugün evlerinde Türkiye televizyonunu izledikleri gerçeğiyle karşılaştığınız da daha bir anlıyorsunuz tepkilerinin kaynağını…(Özelikle Hrant'ın öldürülmesinden sonra bu oranın arttığını gözlemliyorum)

Kişi nefret ettiği insanı görmek istemez…

Neden izliyorlar Türkiye televizyonlarını?!..

Özlem...

Sevmediğini özler mi insan?

Hasret…

Peki insan sevmediği bir şeyin hasretini çeker mi?

Merak…

İnsan sevdiğini mi merak eder dostlar, yoksa sevmediğini mi?…

Nefret, asla doğru sözcük değil inanın, öfkelerinin kaynağını, altında yatan psikolojik gerçeği anlıyorsunuz tüm bu gözlemleriniz sonucunda…

Diyaspora dedikleri bu insanlar, hala çok acı çekiyorlar…

Hala; 1915’in acılarını dünmüş gibi yaşıyorlar…

Rahmetli Hrant'ın dediği bir sözü hatırlatmanın tam da zamanıdır, "Ben kendimi Türk'lerle yaşadığım için şanslı sayıyorum." demişti…

Ne çok haklıydı…Nasıl da derindi söylediğinin anlamı...

Neden mi?

Çünkü; bizler Türkiye’yi , ata topraklarını terketmeyen büyüklerimizin cesaretinin semerisini sürüyoruz.

Biz Türkiye'li Ermeniler, Türkiye’de 1915’den sonra da yaşama şansına sahip olduğumuzdan iyileştik...

Ermeni’yi hiç tanımayan, ön yargılı komşularımıza Ermeni’yi, sancıyla, acıyla, tanıtırken iyileştik.

Ermeni’yi düşman bilen okul arkadaşlarımıza, Ermeni’nin de kendileri gibi 'İnsan' olduğunu gösteren, anlatan bir 'örnek olma' çabası içindeyken iyileştik…

Ve bizler, aynı ortam içinde yaşamış büyüklerimizin, yaslanarak ölmesini izledik…

Öfkelerini bile tanımadık...

Sadece hep endişe içindeydiler, iflah olmaz bir korku, bizler ve gelecek kuşaklar için, hepsi bu…

Oysa ki 'Diyaspora' dedikleri insanlar toplulugunun ikinci, üçüncü kuşağı büyüklerinin çoğunun delirerek ölmesini izleme sansızlığını yaşamışlar…

Bu gerçeği öğrendiğim de; asırlık acıyı tüm huürelerimde bir kez daha hissettim, bir kez daha utandım insan kimliğimden...

İnsan yaşlandığında, geçmişini hatırlar, geçmişini konuşur ve yaşar bilirsiniz…

İşte bu '1915 Mağdurları', yaşlandıklarında, insan olmanın kaçınılmaz süreclerinden olan yaşlılığı yaşarken o günlerine dönmüşler ve sanki o günleri tekrar yaşamışlar…

Kimi, on yaşında bir cocuk olmuş "Geliyorlar!.. geliyorlar! çocukları saklayın!.. " diye haykırarak, yastıkla yüzünü örterek, büzülerek, korkuyla, delirerek can vermiş…

Kimi; gelen askerlerin tecavüzünden korumak için, öldürmeye kalkmış, eşini…

Ve bu insanların, çocukları, torunları bunları görerek büyümüş…

Devlet’in inkar politikası; hayatlarının gerçeğini bilen bu 'İNSAN'lar için ne kadar yaralayıcıdır anlamak çok zor olmasa gerek, duyarlı yürekler için…

Vardığım sonuç; 'Diyaspora' dedikleri; ağlayan bir çift göz, acıyla yanan bir yürek, koparıldığı toprağa özlemle kanayan bir yürek…

Kökler hala acıyla kanıyor…

Gördüğüm, nefret değil dostlar; ACI !…

Hem de çok derin bir acı…

Dört kuşak geçmesine rağmen, hala buram buram Anadolu kokan insanlar demek "Diyaspora"…

(Kendilerinin bile farkında olmadıkları bir gerçek bu.. diye düşünüyorum…)

Hala kanıyorlar, oluk oluk…

Ve inkar, bu kanamayı hergün biraz daha artırıyor…



Anjel Dikme

Paris-Fransa

5 Şubat 2010 Cuma

BAŞKA NEDİR Ki HAYAT....

Merhaba dost adayları!(gerçekci olmak geldi içimden birden) :))

"Ama insanlarla ilişkilerinde, yapay bariyerleri kadırmaktaki azim ve inadına hayran olduğumu da belirtmeliyim.Yapay bariyerleri iyi tesbit ediyorsun. Bunları yılmadan teker teker ayıklayıp asıl öze ulaşmayı iyi beceriyorsun.Senden öğreneceğim çok şeyler olduğunu hissediyorum. Öğrenmeye başladım bile."


Demiştin ya dost...İşte tam da bu cümlelerindi onca şeyi düşündürten bana...

Sadece bir programa sığmazdı cevaplarım, bu nedenle öncelikle burdan sizlerle paylaşmayı istedim düşündüklerimi...


Bu inanılmaz bir saptamaydı herkese dair...İnsana dair, günümüzdeki tüm ikili ilişkilere dair...


Sizlere ne demek istediğimi, neden söz ettiğimi somut bir hikayeyle anlatmaya çalışacağım...


İstanbul'dayız, yıl 1992, Nişantaşı'nda gümüş mağazası açılışı var (sadece gümüş satan ilk mağazadır bu)...

Tüm pasaj komşularına açılış davetiyesi verilmişti, çevredeki mağazalara verildiği gibi...


Her şey çok guzeldi...Gelen misafirler, tebrikler, çiçekler, kokteyl , güzel bir gündü yaşanan...

Sadece karşı komşum Ayten Koroğlu, merhabadan vazgeçtim , yüzümüze bile bakmamıştı...

Kötü bir gününde demek ki diye düşünmüştüm...

Bu kötü günü (!) tam iki yıl sürdü...Iki yıl beni izledi...Müşterilerime davranışlarımı, diyaloglarımı, her şeyi izlemişti (sonradan öğrendim)...


Bir sabah; aynı anda dükkanlarımızı açıyoruz, "günaydın" dedi bana...


Sanki o gün açmışım, sanki o gün gelmişim ben o pasaja "günaydın " dedim sevinçle...


Ve böyle başladı bir dostluk...

Hikayesini öğrendim sonra, babası O çok küçüken terketmiş onları, 9 yaşında bir sabah anneciği O'nu okula bırakıp işine gitmek için ayrılmış...Birkaç saat sonra polisler okula gelmişler ve bu küçük kızı annesinin cesedini teşhis etmesi için morga götürmüşler ...

Kendisini okula bıraktıktan sonra bir araba kazasında can vermiş annesi...


İstanbul'u bilen dostlar, bilmem daha anlatmama gerek var mı?

İstanbul da 9 yaşında yapayalnız kalan bi kız çocuğunun başına neler gelebilir?

Neler yaşamıştır hayatta kalmak için, cok da zor olmasa gerek sizler için tahmin etmek...


Ama her şeye rağmen O, onuruyla ayakta kalmayı başarmıştı...

İşte bu mücadele içinde yaşadıklarından dolayı nefret ediyordu insanlardan...

Hiç kimseye güveni yoktu...

Bir gün bana "sen bana insanları yeniden sevmeyi öğrettin " demişti...

Yaşamımda duyabileceğim en güzel sözlerdi bunlar...

Acılarla kat kat kabuk bağlamış bir yürek, soyunmuştu kabuklarından...

Nasıl da yeşil yeşil bakardı...

Nasıl da sevgi aşığıydı...

Tam bir yaşamseverdi...Ama çok öfkeliydi, çünkü çok incitilmişti...

Üzgün olduğu günlerin ertesi sabahında, bir gül alırdım, üzerine birkaç sevgi ve güzel dileklerimle dolu, yüreğimden akan sözcükler karaladığım kağıdı ekleyip, kapılarımızın üstünde her zaman yarım açık olan camdan içeri atardım, geldiğinde bulsun ve güne güzel başlasın diye...Hala saklıyormuş yazdığım kağıdı...


Söyleyin dostlar ne olur?

Başka nedir ki hayat?

Kazanmadan yürekleri, yıkmadan 'yapay bariyerleri' nasıl anlamlandırırız bu lanetlenmiş Dünya'yı?


Ben Kirkor denen bir canı aramışım iki kere ve yüreği yumuşamış, "kim bu kız demiş? Ne ister ki acep?
Neden arar ki beni? "

Ne mi ararım Can?
Sendeki seni, sendeki beni ararım...


Sendeki senler çıktıkça açığa, ben de soyunurum kendime çırılçıplak, bir adım daha yaklaşırım kendime...

Sen sana yaklaştıkça, yaklaşır olurum ben bana...Nasıl güzel bir maceradir bu!


Kazandıkça Ayten Ayten'ini, kazandıkça Kirkor Kirkor'unu, Anjel'dir asıl kazanan Anjel'ini...


Sizler için değildir bunca emek ve zaman harcamam, yanılmayın sakın; kendim içindir tüm çabam...İnsan kalabilmemin tek yoludur bu...


İnsan dostlar farkettikçe kendi değer ve varlıklarını ben de o oranda insan kalırım...


Yıkın tüm yapay bariyerleri dostlar...

Yorgunsunuz bilirim, ben daha mı az yorgunum sanırsınız...

Ama; biz bizde dinlenebiliriz ancak...Yok başka yolumuz...


Size "aptal mısın? sen çok safsın"... diyenlere aldırmayın, tıkayın kulaklarınızı tüm 'olumsever' argumanlara, dinleyin 'yaşamsever' sesleri ki her yerdedir inanın, duyun yeter ki!


Ben dinledim ömrüm boyunca, vazgeçmedim dinlemekten, çok yandı canım ama kazanç hanem kabardı uzun vadede...


Bugün sizlere kazandığım iki canı anlattım...


Her birimiz yaşadığımız evrenin bütününü oluşturan parçacıklarıyız, çember gibi düşünün, çemberi oluşturan noktalardır ve her noktası eşit değerdedir...Şayet bir noktayı silersek , çember artık çember olma özelliğini yitirmiştir, eksiktir...


Eksilmeyelim dostlar!

Yıkalım yapay bariyerleri, keşfedelim insana dair ne varsa...


Ne güzel, ne bitmez bir serüvendir bu, bir bilseniz!



Meleğiniz :))


09-12-2007

10:41

TU ZANÎ; EZ JÎ KECIKEK *"FILLE" ME?


Üyesi bulunduğum bir yahoo grubuna yazdığım, 'Kimlik İstemem!' başlıklı mektubuma dostlardan gelen yanıtlar içinde sevgili Latif Çavdar'ın yazdığı şu satırlar beni bu sözcüğün izini sürmeye dürtüledi.


Bu geçmişe doğru bir iz sürüsü zorunlu kılıyordu.

Şöyle bitiriyordu mesajını sevgili Latif Çavdar; "Özellikle oynanan oyunlarda ben kazandım mı, akrabam olan çocuklar bana kürtçe, 'Xuna fıle heyi tede' (fıle kanı var sende) tabii bunlar konuşulurken ben sen şanslısın diye algılıyordum.Süreç böyle devam ederken 'fıle' kelimesini büyüklerin konuşmalarında işitince büyüklerime sormaya başladım, ama her seferinde konuşmaktan kaçınılıyor kimse bir şeyler anlatmıyordu. Sonunda benim için 'fıle' kelimesini kullanan çocuklar kelimenin içeriğini anlattılar ve sonunda Babaannemin, Nenesinin Ermeni olduğunu öğrendim, Neneme sorduğumda bu konuda ser veriyor sır vermiyor ve bu konuları asla konuşmuyor, nenem halen sağ ve bu konuları halen asla konuşmaz, yaşanılmış hikayeleri ise yaklaşık 5 yıl önce Nenemin Hacca gitmesine yakın gelen akrabalarından dinledim öylece kavradım. Ve halen 'Fıle' kelimesinde aklım, gayri-müslimler için kullanılan bu kelimeyi çözmeye çalışıyorum."


Bu kelimeyi çözmeye çalışan sadece biz değildik.


İsviçre'de iken bulunduğum bir toplantıda tanıştığım değerli ahparigim, Sason'lu Bogos Tovmasyan da, benimle paylaştığı kitap çalışmasının dokumanlarında, kitabına tam da bu sözcüğün uzun bir açıklamasını yaparak başlama gereği duymuştu.

Çünkü; ailesinin hikayesini anlattığı bu kitapta sıkça geçecek bir sözcüktür "Fılle".

Aramice'ye kadar dayanıyor koku Falohé-Fılle'nın, Farsca'da da kullanılıyor ama bakın anlamı neymiş:


Falohe= zıraatçı...


Şu notu da düşmüş kitaba: "Ziraatçılık eskiden, yalnız toprakla uğraşmak anlamında; buğday, mercimek, darı ekinlerin ekildiği anlamına gelmez, aynı zamanda ağaç diken ve ağaç budayan anlamına da gelmektedir."

AĞAÇ DİKEN HALK..

O devirde komşuları, özelikle Persler bu sözcüğü Ermeniler için, (Fallohe-Fılle) "Ağaç diken halk" anlamında kullanırlarmış.


Ağaç dikmenin bu halk için ne kadar önemli olduğunu anlatan, yazarımızın babasıyla yaşadığı bir anısını okuduğumda Hrant Dink'in bir sözünü yeniden hatırladım içim burkularak ; "Hazinelerimiz bu toprağin altındakiler değil, üstündekilerdi."

Sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim bunu canlar...

Anlatıyor Bogos Tovmasyan:

"1996'da İsviçre'de üzerine ev yapabileceğim kadar bir toprak parçası satın aldım. Bizde adettir temel atılmadan bir keşise (papaz) dua ettirilir. Ama burada öyle her istediğinde din adamı bulamadığımızdan ve bir an once evi yapıp yuvamıza kavuşmak istediğimizden, duasız attık temeli ve evi bitirdik.

Eve girip oturmadan bari bir duamızı edelim derken, babam geldi aklıma. 1910 doğumlu 86'lık babamı çağırdım ve :


-Baba, hayırlısıyla kendimize iyi kötü, başımızı sokacak bir kullik yaptırdık. Sen daha hayattasın ve duan keşişlerin duası kadar sayılır, evi bir kutsa da biz de hayırlısıyla girip oturalım.

86 yaşındakı keşiş baba, bastonuyla evin dört duvarını dolaştı. Her duvarın üzerinde bastonuyla Surp Haç'ı geçirdi, evin bahçesinde bir tur attı ve geldi oturdu.

-Oğlum dedi, evin hayırlı uğurlu olsun, güle güle ailece can sağlığıyla oturun.

-Sağol baba iyi ki sen vardın.

dedim ve elini öpüp, yanına oturdum.

Yaşlı babam, dudağını kımıldatıyor, titrek titrek bir şey anlatacak, konuşacak ama....O 'oğul ' bazen de 'lao' derdi.

-Lao bir şey söyleyeceğim ama..

ve durdu.

-Ama??

-Ama; yani evinden soğuma...

"Soğuma" deyince içimden bir şey koptu...

Babam devam etti;

-Hayırlısıylan evinin her şeyi kusursuz güzeldir ama bir eksiği vardır.

-Baba eksikliği nerden çıkardın? Kapı, pencere, çatı, banyo, tuvalet, mutfak her şey herkesin evi gibidir.

-İşte oğul dedi, her şey herkesin evi gibi olduğu için, eksiklik orada. Senin evin Ermenilerin evine benzemiyor.

-Halla! halla! babo bunu nereden çıkarıyorsun ?

Ev evdir, Ermenilerin evi nasıl olur?

-Oğlum beni dinle. Ermeni evi dediğim, banyosu, kapısı, penceresi, mutfağı ile ilgili değildir. Eksik olan evin etrafindaki meyve ağaçlarıdır. Biz önce meyve ağaçlarını diker sonra evin temelini atarız,

atalarımızdan öyle gördük.

Ve başladı atalarımızın dikmeden asla bir evin temelini atmadıkları ağaçların isimlerini sıralamaya.

-Dut ağacı, asma, üzüm ağacı, ceviz ağacı, elma ağacı, nar ağacı, kayısı ağacı, incir ağacı, zeytin ağacı, badem ağacı ve bir de meyvesi olmayan meşe agacı. Bunları diktiğin zaman senin evin de *Haygagan Hay duna benzer.

-Iyi de baba bu soğuk memlekette yetişmez ki bu ağaçlar...

-Yetişir lao yetişir. Öyle bir yetişir ki gökyüzüne kadar uzanır.

-Baba dedim, uzanması ne işe yarar ki meyve vermedikten sonra?

-Oğlum. dedi ve durdu... Bu ağaçlar meyve vermeseler de, Ermeni halkının simge ve etiketidirler...Meyve vermeseler de, bahçede süs gibi de kalsalar yeter...Şunu unutma oğul; insan ağaç olmadan yaşayamaz..."

Persler döneminde, Ermeni halkına neden, ağac diken anlamına gelen "Fille" dendiğini bizler, 1996 yılında baba oğul arasında yaşanmış olan bu diyaloglardan çok net anlayabiliyoruz...

Zaman içinde bu "Fılle" sözcüğü tüm Hıristiyan halklar için kullanılan bir hakaret sözcüğüne dönüşmüş ne yazık ki...


Sözcüğün bu değişimi yaşaması, İslamiyetin yayılmasıyla doğru orantılı gelişen bir süreç...

Din farkının sistem tarafından bilinçli olarak, Hıristiyan halka karşı bir kışkırtma aracı olarak kullanıldığı yıllarda bu sözcük de tümüyle bir aşağılamanın, dışlamanın ve ötekileştirmenin ifadesi olarak kullanılmış...

"Kürtler; "FIlle-gulam" yani köle anlamında "fılle" derlerdi.

Bu anlamıyla kendileri için bir mal (!) yaratılmış olurdu.


"Tu Fılleye mini!" "Sen benim Fıllemsin"...


Birbirleriyle kavga ettiklerinde, biri diğerini acımasızca dövdü mü, dövülen şöyle derdi: "Ma niye ben senin Fıllen miyim?"


"Ma çima ez tu Fılleye te me?"

Babam rahmetli de olduğu son güne kadar, üzüntüyle, hiç iyileşmeyen bir yaranın acısıyla, bu cümleyi tekrarlar dururdu...


"Hey! hey gidi hey! Lehe lao lehe 'Fılle' ye!"


"Vur oğlum vur "gavurdur" !"


Burada "Vurmak" fiili "öldür" anlamı yüklenerek kullanılırmış. "


'Gavur'a' acımak gibi bir yanlışa düşmesin diye küçücük çocuklar, büyükler tezahurata dururlarmış ...

Çocukluğunda yaşadığı çocuk kavgalarında yediği dayaklardan çok, büyüklerin tuttuğu bu tezahurat yaralamıştı O'nu ve bu yarası iyileşmeden ayrıldı aramızdan 2008'in Mart ayında...

Düşünüyorum da acaba bir halk için önce övgü, hayranlık, saygı anlamı yüklü olarak kullanılan ama asırların sosyal, siyasal değişimlerin getirdiği sonuçların günlük yaşamdaki tezahürü olarak, bir hakaret ve aşağılama ifadesine dönüşen, bu "Ağaç Diken Halkı" bunca yaralayan başka bir sözcük var mıdır?!

İşin ironisi ise sanırım, sözcüğün taşıdığı gerçek anlam ile sonradan yüklenen anlamı arasındaki korkunç uçurumda saklı...

Yukardaki başlığı bu nedenle attım...



"Biliyor musun ben de bir "Fılle" kızıyım?" derken, taaa en başından başlarım hikayeye, asırlar öncesindendir seslenişim, soruşum...

Anadolu'mun bugününe baktığımda; önce Ermeni'siydi, sonra Kürt'ü ve bugün Türk kardeşlerimizin bile "Birilerinin Fılle'sı" olduğunu görürüm...


Sözcüğe yüklenen son anlamıyla halklar, hep "Birilerinin" "Acınmaması gereken Gavuruydu."

HEPİMİZ FILLEYIZ..

O halde ?!..


Nereye varmıştık insan kardeşlerim?


Taa en başta olduğumuz yerdeyiz, asırlar öncesinde durmamız gereken yerde...


Hani son üç yıldır bağırılıyor ya; "Hepimiz Ermeniyiz" "Hepimiz Kürdüz!" "Hepimiz şuyuz ya da buyuz! diye...


Bence hepimiz "Fılle"yız diye bağırmalıyız, "Ağaç dikmeyi seven halkız" anlamında...

Dünya'lı kardeşlerimin bir gün gezegenimizi sadece; "Ağaç dikmeyi seven halklardan ibaret bir gezegendir Dünya" diye tanımlayacakları günlere tez varmamız dileğiyle diyorum ki;


"Biliyor musunuz ben de bir "Fılle" kızıyım?"


Ağaç dikmeyi sevenlerin kızıyım!


"Tu zanî; ez jî kecikek "Fılle" me?"


Anjel Dikme


Paris


24-1-2010

*FILLE sözcüğü, küçük harflerle yazıldığında, klavyemde türkçe karakter bulunmadığından, noktalı ( i ) olarak çıkmaktadır.