İnsana Yolculuk

İnsana Yolculuk
www.norradyo.com

20 Haziran 2014 Cuma

"Ölüler, katilleri cezalandırılmadan huzur bulmazlar. Bu intikam isteği kuşaklar boyu sürebilir."

16 Mayıs tarihi doğduğum gündür.
Bu yılın 13 Mayıs'ı ölümlerin, hem de insanoğlunun doymak bilmeyen vahşi egosunun açlığını bile gidermeyen kurbanların katledildikleri gün olarak, asırlık acıların ağırlığı altında ezilen yüreğime, yeni acıların eklendiği gün olarak kaydoldu kişisel tarihime…

Doğum günümde kendime verebileceğim  en güzel hediye başka şehirde yaşamayı seçen canımdan can oğlumu görmeye gitmekti ve çıktım yola 16 Mayıs günü. 
Akşamına varmadan kavuştum oğluma.

Yanımda birkaç aydır benimle kalan, Erasmus öğrencisi olarak Paris'e gelen Başağım da vardı.
Karşıladı bizi oğlum.
Birlikte ancak bir yemek yiyecek kadar vaktimiz oldu.
Meşguldü. Bir saniye durmadan koşturuyordu.
O bir aktivistti…
Liderleriydi sanki.
Ana kimliğim endişelendi oğul için.
Sonra kendi kendime dedim ki: " Senden can alıp doğan, 9 yaşından sonra sadece seninle büyüyen birinin nasıl olmasını bekliyordun ki?"
Ve susturmaya çalıştım anaç endişelerimi…
Arkadaşlarıyla tanıştım. Saatlerce sohbet etme imkanı buldum.
Sohbetler sırasında Liz'le de tanıştım.
Koyulaştıkca sohbetin rengi cumartesi günü yapılacak bir konferansa katılacağını söyledi.
Konferans sözcüğünü duyan ben durur muyum?
Nedir konferansın konusu? diye sordum.
Söylemekten çekindiğini hissettim.
Alaya alınacağını sanan bir çekingenlikle : "Paranormal de l'Antiquité" dedi.
"Bayıldığım, ilgilendiğim bir konudur. Seninle gelmeyi çok isterim." dediğimde rahatladı, sevindi.
Yeryüzünün tabu konularındandı bu. 
Anlıyordum Liz'i.
Randevulaştık ertesi gün için.
Buluştuk.
Konferansın yapılacağı yer, eski Roma kalıntılarının bulunduğu alanda inşa edilmiş bir toplantı salonuydu. Toplantıdan sonra gezeceğimiz Roma kültürünün sergilendiği müze de aynı binanın içindeydi.
Salona girdiğimde katılımcıların çokluğu şaşırttı béni.
Ruhlarla ilgilenen ne çok insan varmış dedim kendime.
Oturma sandalyelerinin sağ yanlarında not tutulabilmesi için eklenmiş tahtadan eklentiler vardı.
Bu durum daha bir ciddiyet katıyordu ortama.
Herkes not alıyordu.
Sunum Fransızcaydı ve ben Türkçe'ye çevirerek notlarımı alırken, bir yandan da tabletime görüntülü kaydetmeye başladım anlatılanları.
Ciddi, profösyonel bir sunumdu.
Kurulan ekranda görüntülerle güçlendirilen sunumda ben en çok şu cümlelere kilitlenip kaldım: "Ölüler, katilleri cezalandırılmadan huzur bulmazlar. Bu intikam isteği kuşaklar boyu sürebilir."

Antikiteden beri süren, ruhların intikam arayışlarına dair tarihte not düşülmüş örnekler verilerek anlatılıyordu konu.
Günümüz teknolojisiyle seslerinin kaydedilmesi, görüntülenmeleri mümkün deniyor ve kayıtlar salonda bulunanlarla paylaşılıyordu.

16 Mayıs cuma günü yola çıktığımda zihnimde Soma'da eşlerini, oğullarını yitiren anaların sesleri, Gomidas Vartabet'in notalarındaki ezgiler gibi yürek yakan çığlığıydı kulaklarımda…
Babalarının gittiğinin ne demek olduğunu, bu gitmelerin bir daha babalarını görememek olduğunu henüz bilemeyecek masumiyetteki çocuk yüreklerinin izdüşümü olan gözlerindeki bakıştı gözlerimin hafızasında kalan…

Gomidas'ın notaları, anaların çığlığı, çocukların gözleri ve "Ölüler, katilleri cezalandırılmadan huzur bulmazlar. Bu intikam isteği kuşaklar boyu sürebilir." diyen ses…

Bundan mıydı acıların asırlardır aralıksız sürmesi?
Bu muydu insanoğlunun düştüğü kötülük bataklığından çıkamayışının nedeni?
Ruhlar adalet bekliyordu öyle mi?

Göremesek de buradaydılar ve asırlardır bekledikleri tek şey, tüm yeryüzünü özgürleştirecek tek şey ADALETti öyle mi?
Peki neden bu kadar zordu ADALET'i uygulamak?
Neden?
Bu sorunun cevabını tek başıma bulabilir miyim bilemiyorum.
Bildiğim tek şey; ADALET'in sadece şu  üç boyutlu dünyamızda yaşayanların değil, henüz bilmediğimiz diğer boyutlarda yaşayanların da özgürlüğe ve huzura kavuşmalarının tek anahtarıydı…

Gerçek iyileştiricidir… Şifadır…
Asırlardır acı çeken ruhlar ve bugün bedende nefes alan bizler , gerçeğin aydınlatacağı yollarda ADALET'in işlevselleşmesiyle varabileceğiz, özlediğimiz barış hayaline…

Mezarsız, gömülmeyi bekleyen ne çok ölüsü var yeryüzünün…
Gerçeğin rehberliğinde işleyecek ADALET'i uygulamak tek çıkış yolumuz…

Her gün yeni yeni mezarsız ölülerle dolarken yeryüzü başarabilecek miyiz?
Bilmiyorum bunu…
Ama; başarmak zorunda olduğumuzu, işte bunu biliyorum.
İkinci bir seçeneğimiz yok!



Anjel Dikme
Alfortville
28-5-2014
06:31





ERMENİLERE BAŞSAĞLIĞI NEDEN ŞİMDİ?

Yıllar önce televizyonda Ermenilerle ilgili sorunların konuşulduğu bir programda,  bir kadın uzmanın söylediklerini anlatarak başlayacağım bugün sözlerime.
Ermenilerin aslında ne kadar iyi insanlar olduklarına, yaşadıklarından yola çıkarak bir örnek vermekti niyeti. Şunları anlatmıştı:  '' Ben Amerika'da öğrenci olarak bulunduğum yıllarda, bana adeta ana-babalık yapan Ermeni bir karı koca vardı. Allah rahmet eylesin.''
Son cümlenin ağzından gayri ihtiyari çıktığını devamında söylediklerinden anlayacaktık.
Sanki büyük bir hâta(!) yapmış da bu hatasını telafi etmeye çabalıyordu.
''Gayrı müslümlere rahmet dilenmez ama!'' diye eklediğinde aldığı bütün diplomalar geçersizdi artık nazarımda çünkü ''İnsanlık'' okulundan sınıfta kalmıştı, farklı inançlardaki insanları ötekileştiren, horgören, aşağılayan, nefret söylemiyle.

Hristiyanın çocuğuna, eliyle dokunduğunda ''Haram kemiğe dokundum.'' diyerek gidip elini yıkayanların çokça bulunduğu bir ülkedir Türkiye biliriz.

Hristiyanın ölüsünün de dirisinin de haram sayıldığı bir coğrafyada, kendisi de aynı inançtan gelen  Başbakan Erdoğan'ın 1915'deki mezarsız ölülerimiz için rahmet dilemesini bu bağlamda önemli olduğunu es geç(e)meyeceğim. Beni en çok şaşırtan bu cümlesiydi. İnsandan sayılmıştık asırlar sonra da olsa. Kendisine teşekkür  etmeli miyim bunun için? Cevabını hala veremedim bu sorumun. Zamana ihtiyacım var sanırım. 

Açıklamaya dair düşündüklerimi satır satır ele alarak anlatmayı gereksiz görüyorum.
Basında yeterince yazıldı.
Sadece şu kadarını söylemek isterim ki son derece diplomatik bir dille hazırlanmış bu metin.

Metin 23 Nisan'da açıklandığında en çok sorulan sorulardan biri şuydu; ''Neden şimdi?'' 

Neden mi?
Bence; uzun zamandır tüm Dünya'nın zaten bildiği gerçeği kendi halkından saklamaya çalıştı 99 yıldır. 
Tarihte geçen olayların birer kronolojik sıralaması olduğu gerçeğini bilinçli olarak es geçerek, olayları çarpıtarak, dezenformasyonlarla bir manüpülasyon aracı olarak kullandı. 
''Yalan yalanı doğurur'' derdi büyüklerimiz. 
Yüz yıldır çocuğuna mütemadiyen yalan söyleyen bir babaydı T.C. 
Çocuklar büyüdüler. Evlendiler.
Torunlarına da yalan söylemeye devam etti.
O, 99 yıldır aile sırrını sakladığını sanırken kapı arkasından, komşulardan birşeyler duymasını engelleyememişti çocuklarının.
Torunlar büyüdüğünde ise zaman çok değişmişti.
Teknoloji gelişmişti. İnternet diye bir bela (!) bulmuşlardı ki canına okuyordu devlet büyüklerinin.
Doğru bilgiye ulaşım çok kolaylaşmıştı.
Torunlar yabancı dil de biliyorlardı üstelik.
Devlet babanın- dedenin asırlık yalanları ortaya dökülür olmuştu.
Yalanı yalanla örtme çabası boşunaydı gayrı.
Kurduğu sistemin sürmesi için kullandığı araçlardan en önemlisi olan basının da gerçek yüzünü Gezi olaylarında tüm çıplaklığıyla görmüştü torunları.

Yalanla yaşamak zordur.
Devlet boynuna takılmış bu yalan halkasıyla  adeta köleleştirilmişti.
Bu takılı halkanın zincirini ellerinde tutan tüm batılı ülkeler Türkiye'den bir talepleri olduğunda zinciri biraz çekerek ''1915'de olanları unutma!'' diyorlardı her seferinde.

Yalan ve inkarın  insani değerlerden olmadığı unutulmuştu. 

Rahmetli babam yurt dışına çıkmadan birkaç yıl önce, iki Türk candan arkadaşıyla memleketini görmeye gitmişti.Sasun'luydu kendisi. Kürt ağalarının onları koruması sayesinde hayatta kalmışlardı.
Dedeme saygıları çoktu oradaki eski Kürt komşularının. O zaman 90 yaşında olan Kürd komşusuyla gezerken nehir kenarında dururlar. Bu yaşlı adam eliyle karşıdaki dağları göstererek: ''Bu dağların kralı bunun babasıydı. Buraların hepsi bunlarındı. Dağ taş her taraf Ermeni doluydu.'' Der.

Babam, yaşanan olayların gerçeğini kendi kulaklarıyla duymalarını ister arkadaşlarının ve sorar:
''Peki Halo ne oldu bunca Ermeni? Nereye gittiler?''

Yaşlı adam elini boğazına götürüp kesme işareti yaparak: ''Kestik kestik bu nehre attık.''
Peki neden Halo? Suçları, günahları neydi?
Halo üzgün cevaplar: ''Hiç oğul. Hiç. Onlar çalışkandı, malları çoktu, zengindiler. Bunun için öldürdük.''

Neden anlattım bu anısını babamın söyleyeyim.
Anlatma gereği duydum çünkü Başbakanın açıkladığı metinde resmi söylemin kopyası olan; sanki Ermeniler de savaşta, karşılıklı çatışmada ölmüşler yalanı söylenmeye devam edilmiş ne yazık ki.

Halbuki bu yaşlı amca gibi gerçeği söyleyerek, samimiyetle dileyeceğiniz bir özür başımız üstünedir.

Büyük devlet olduğunuzu söyüyorsunuz ya her fırsatta, Soykırım gerçeğini kabul edip dileyeceğiniz özürle sergileyeceğiniz tavırdaki onurlu duruş bunun ıspatı olacaktır.

Cephede verilen kayıplarla (Ki onların içinde de Osmanlı askeri Ermeni vatandaşlar vardı.)
Evinden, yurdundan sürülerek, açlığa ve susuzluğa mahkum edilerek katledilen. Kör kuyulara, nehirlere, açık denize atılarak, kendisini korumakla mükellef devleti tarafından yok edilen bebeklerin, kadınların ve çocukların katledilmesini aynı bazda değerlendirmenizin, 99 yıldır adalet bekleyen
bu halk için kabul edilebilir olmasını mı istiyorsunuz?

Merhamet değil, adalet, sadece adalettir istediğimiz.

Eksik olan buydu açıklamanızda. Adil değildi.

Bunu sizin de bildiğinizden hiç şüphem yok.
Satranç oynuyorsunuz yine. Bir hamle daha yapalım ve olacakları görelim mi dediniz?
Uluslararası oynanan politik satrançta yüz yıldır acılarımızın piyon olarak kullanılmasından bıktık artık inanın… Yeter!

Aris Nalcı'nın son yazdığı makalelerden bir alıntıyla devam edelim.
''Taner Akçam İMC Televizyonu'nda yayınlanan Gamurç programımda başbakanın açıklamalarını değerlendirirken ilginç bir de bilgi verdi. Akçam, Türkiye'nin ABD'de Ermeni diaspora temsilcileri ile görüştüğünü ve devletin soykırıma “insanlık suçu” bile demeye hazır olunduğunu ancak “halkımız hazır değil” söylemini kullanarak diasporayı oyaladıklarını belirtti.''
İşte buyrun bakalım. Taner Akçam'ın ''Oyalamak'' tespitine tümüyle katılıyorum.
 “halkımız hazır değil” söylemi herşeyden, herkesten önce Türk Halkına en basitinden iftiradır.
İftiradır çünkü; Hrant Dink'in katledildiği günü izleyen üç gün boyunca neredeyse bütün televizyonlar çıplak  gerçeğini anlattılar Hrant'ın. Hayat hikayesini verdiler. (Vurulmasından öncesinde yaptıklarının aksine. Üç gün sonra eski tas eski hamam devam ettiler.)
Cenazesinin o kadar kalabalık olmasının en önemli etkenlerinden biri  bence buydu.
Üç gün, evet sadece üç gün gerçekleri duyan halkın her kesimini Hrant'ın cenazesinde ülke tarihinin daha önce görmediği o büyük kalabalığı toplamaya yetmişti.
Aris Nalcı'nın aynı makalesinden yine bir alıntı:
''Ancak devlet farkına varmalıdır ki halkının bazı kabuller için kendisinden geride kalmasının sebebi de yine devletin ta kendisidir.
Devlet mekanizmaları tarafından, 99 yıldır inkar ve nefret söylemleri ile yetişen nesillerin zihinlerini özgür bırakmalarını sağlamak yine o inkarcı mekanizmaların işidir.
Akçam, bu zihnin 3-4 ayda temizlenebileceğine inanıyor.''
Hrant'ın cenazesinde yaşadıklarımızdan yola çıkarak; şayet devlet mekanizmasını elinde bulunduran
yetkililer bir hafta saf gerçekleri anlatan belgeselleri yayınlayarak ''99 yıldır inkar ve nefret söylemleri ile yetişen nesillerin zihinlerini özgür bırakmalarını sağlarlarsa''  3-4 aya bile kalmaz  düşüncesindeyim.
Çünkü; olsun radyo dinliyecilerimden gelen yorumlar, olsun sosyal medyada, olsun özel yaşamımda halktan her kesimden insanlarla iletişim halinde olmanın getirdiği  gözlemlerime dayanarak iddia ediyorum bir hafta 1915' olaylarına dair gerçeklerin, sadece gerçeklerin anlatılması yetecektir.
Türk halkı alnında bu kara lekeyle yaşamayı haketmiyor.
Mallara konmak için masum bebekleri, çocukları, kadınları katleden onlar değil.
Mallara konanların kimler olduğunu sağır sultan bile duydu, biliyor.
İnkarın arkasında o ailelerin çıkarlarını koruma endişesinin olduğunun bilincindeyiz.
Devletin bu tavrının,  Türk Halkına yapılabilecek en büyük hakaret ve haksızlık olduğunu düşünüyorum.
Bu açıklamayla topu karşı tarafa attığınızı duyuruyorsunuz ya hani.
Bence top tam da şimdi sizde.
Anjel Dikme
Paris
2-5-2014
05-08



18 Haziran 2014 Çarşamba

HyeTert: ‘2015'e doğru Türkiye'nin tuzakları’

HyeTert: ‘2015'e doğru Türkiye'nin tuzakları’: Yazar Sait Çetinoğlu’nun Ermeni Soykırımı üzerine Ermenistan'da gazetecilik yapan Haykanush Aloyan’la yaptığı röportajı okurlarımızla...