"Bilemiyorum, yazıyı okuyunca seni hatırladım senin de okumanı istedim okuyup okumadığını bilmiyorum"
Diyerek, bana Yasemin Congar'ın bir yazısını yollamış çok uzaklardaki bir dost...
Şaşırdım...
Sevindim...
Yazıyı bitirdiğimde, yazının içeriğini gördüğümde birbirini seven ve değer veren insanlar arasındaki telepatiye bir kez daha inandım...
Gözlerim dolu doluydu...
Yüreğimin hüznüne bir teselli gibi yetişmişti bu dostun mesajı...
Çünkü uzun bir zamandır hastaydım...
Kronik hastalığımdan ötürü (Spondylarthrit Ankylosante) ağrılarım o dereceye varmıştı ki ölümü istedim...
Dayanılmazdı...
Doktoruma:
"İroni nerede biliyor musunuz?" diye sordum.
"Şurada ki; ben yaşamayı çok seviyorum ama..."
Cümlemi kendisi tamamladı;
"Ama böyle değil"
"Evet" dedim "Böyle değil"
"Ötenazi hakkim varsa bunu istiyorum"
Tekerlekli sandalyeye düşme ihtimalimin olup olmadığını sordum.
Evet ya da hayır demedi...
Sadece "Yeni ilaçlar var, merak etmeyin, daha rahat yasayacaksınız" demekle yetindi.
Ve bana haftada bir gün kendi kendime yapacağım iğnelerden söz etti.
Tıpkı diyabetikler gibi, sürekli bu iğneleri alacağımı söyledi...
Yirmi üç yıldır bu ağrılarla yaşamanın getirdiği bedensel yorgunluğun yanı sıra, bu hastalıkla baş başa kalmış olmanın getirdiği yalnızlık duygusuyla baş edebilmek için verdiğim ruhsal mücadelede tükendiğim günler yaşıyorum...
Yeni başladığımız ilaçların da etkisiyle yataktan çıkmadan uyuyorum...
Ruhumun dehlizlerindeki hangi saklanmış "neden"dir bu dinmeyen ağrılarımın kaynağı?
Ya ben "neden"i bulup ışığa çıkaracağım, ya da "neden" beni kendi saklandığı dehlize çekip tüketecek...
Kadın yazar Hustvedt'in şu cümleleri benim de yola çıkış noktamdır...
“İnsanın, hastalığı konusundaki entelektüel merakı,” diyor, “aslında kendisi üzerine uzmanlaşma arzusundan başka bir şey değil. Kendimi tedavi edemeyeceksem bile, en azından anlamaya başlamak istiyorum ben.”
Ama Yasemin Congar'ın yazarın daha sonraki tutumuna dair söyledikleri ise benim yaşama karşı sergilediğim duruşumla bağdaşmıyor...
"Olmuyor. Psikanalizden ürktüğünü büyük bir samimiyetle anlattığı cümlelerinde kavrıyorsunuz ki, çoğumuz gibi kendinden, kendi derinlerinden çekiniyor Hustvedt. Bilincinin alt katmanlarına inmeyi gerçekten denerse, karşısına neyin çıkacağını bilmiyor zira."
Kısacası korkuyor...
'Korku' yaşamımızı yöneten en büyük güç değil mi?
Peki; 'Korku'yu yenebilmemizin tek yolu üstüne üstüne gitmek değil mi?
Madem ki yükseklik korkusu olan, en yükseğe çıkarak iyileşiyor.
Bu durumda, ruhumuzun korkularından özgürleşmesi; bilincimizin en alt katmanlarındaki o dehlizlerde gezinerek, en kuytu, ürkütücü, karanlık derinliklerine inerek gerçekleşecekse ben varım...
Önce; o dehlizlerde göreceğim, bulacağım, karsılaşacağım her şeyde kaybolmaya ben varım...
Sonra; önce bir mum ışığı cılızlığında yakalayacağım aydınlığımla, okyanusun derinliklerindeki karanlıktan, yüzeye yaklaştıkça çoğalan güneş ışınlarının sıcak aydınlığına kavuşur gibi, yaşamın kendisine yeniden sarılmak için yasayacağım bu zorlu maceraya ben varım...
Bilincimin en alt katmanlarına yapacağım bu yolculuktan yanadır tercihim...
Biletimi birinci mevkiden aldım...
Yolculuğun biraz olsun rahat geçmesi için...
Belki bir gün sizlere yol boyunca gördüklerimi de yazarım kim bilir...
Montainge'nin denemelerinden bir alıntıyla bitirmek istiyorum yazımı.
"Plinius'un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir; elverir ki insan kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil kendime ders veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş yapmıyorum: Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı olabilir.
Anjel Dikme
Alfortville
11-4-2010
21:37:52
*İstanbul’daki doktorumun ağrılar için kullandığı tanımdır.
Konuk Yazar:Vicdan kayır
Belgesel sinemacı Bingöl Elmas, dünya barışı için giydiği beyaz gelinlikle Milano’dan otostopla yola çıkan, Türkiye’de Gebze yakınlarında tecavüz edildikten sonra öldürülen İtalyan ressam Pippa Bacca’nın yarım kalan yolculuğunu siyah gelinlikle tamamladı.
Pippa’nın öldürüldüğü 31 Mart’ta yola çıkan Elmas, Bacca'nın uğrayabilme ihtimalinin olduğu yerlerden geçerek, yolculuk sırasındaki tanıklıklarını kamerayla kayda alıyor. Fransız Alman ortak kanalı Arte’nin destek verdiği proje, “Pippa’ya Mektup” adını taşıyan 43 dakikalık belgeseli Bilgi Üniversitesi’nde seyrediyorum.
Siyah tüllerden gelinliği ile Düzce, Bolu, Beypazarı, Ankara, Avanos, Ürgüp, Göreme, Niğde, Pozantı, Adana, İskenderun ve Antakya’nın ardından son olarak Suriye ile sınır kapımız olan Cilvegözü’nde noktalanıyor film..
Antakya’da dokunan fuları Bingöl, Suriye sınırını geçecek olan kamyonun aynasına bağlayarak, sürücüden Pippa’nın emanetini teslim etmesini istiyor..
Tehlikeli bir yolculuk başlıyor .. Elinde kamerası ile otostop yapan siyah gelinlikli gelini seks işçisi sananlar hiç de az değil!..Özellikle 70 yaşları civarında bir tır şoförünün ‘kamerayı kapatıp’ birlikte olma teklifi karşısında sözcüklerimiz donuyor..
Siyah gelin Elmas, kamyon, tır, pazarcı kamyonetleri özel otomobiller dahil her türlü araca otostopla biniyor..
Pippa’ya mektuplarla sesleniyor zaman zaman ;
-Sevgili Pippa biliyorum ki senin o korkunç saldırıyla hayatını kaybettiğin dakikalarda, kadınlar yalnızca kadın oldukları için bir dolu şey yaşıyor. Biliyorum ki bu yaşananlar sadece buralara ait değil. Ama ben, yolculuğunu devam ettirirken bu coğrafyadaki karanlık yanlarımızla yüzleşmek istedim. Bir yandanda da umudumu yitirmedim ve hala var olan aydınlık yanlarımıza inandım..
Yollarda siyah gelin, bir eliyle otostop yapıyor..
Bir tır şoförü otostopçuları fahişe olarak dillendiriyor..
Gelinin süzgecinde ‘insana güven’ var.. yolculuğunda insan manzaralarından hikayeler çıkıveriyor ortaya..
İyi ve kötünün yolculuğunda insanları anlamak ne zor..
Sinema yönetmeni Bingöl Elmas, insanın değişimine inanarak bu yolculukta yer alıyor..
Gelinliklerin , BARIŞ’ın, tecavüz edildiği ülkem hallerinde Erkekler rol kesiyor!..
Kadın sürücüler pek yok ortalıkta..olanlarda siyah gelini arabalarına almıyorlar..
Uyarıyorlar, ‘dikkat et’..
Bu yol tehlikeli, bu yer tehlikeli, diyerek sokakların, yolların, taşların tehlikesinden sıkça söz ediliyor; siyah gelinin barış adına çıktığı yolculukta..’bir insan’a güvenin tomurcuğunu atmak , tehlikenin merkezindeki zihniyetlere ..
Şaşkınlıklar …telaşlar.. sorular..
Şişirilmiş erkek dünyasının suretlerinde bastırılmış yok sayılan kadınlar yamaçlarda ilişik yaşıyorlar..
Bir tır şoförü mini etekli , askılı kadınların tahrik ettiğini söylüyor.. Evlere servis yapan sütçü, ekmekçi, tüpçülerin çapkınlığında koca tarafından ihmal edilen kadınlara dair mor sözler dövülüyor!.. bir sütçü adamın dudaklarında, sırıtarak..
Kuyruk sallayan kadınlar!... Kuyruk sallamazsa kadına hiçbir şey olmaz, çivi sözleri deliyor bin kez perdeyi…
Kadın ‘öteki’ ..
Kadının gönlü olur, erkeğin gönlü doymaz…Erkeğin önünden kadın geçemez..
Uğur Dündar taklidi yapan bir erkek çocuğun sözleri ise yırtıyor beynimi-zi.
‘Pippa’nın Müslüman olmadığı için tecavüze uğradığını söylüyor..yoksa tecavüz edilmezdi ‘diyor..ataerkil düzenin dölyatağından fırlamış hali…
Barış’ın gelini aklıma düşüyor o anlarda…PİPPA…BACCA…’BARIŞ’ yazan gelinliğiyle…
Barış için Türkiye’de dolaşırken kim bilir neler yaşadı, ne derin acılar, ne derin sözler ya da belki de arada umutlar serpiştirdi beyaz gelinliği kefen olmadan önce…
Ötekilerin dünyası çıkıveriyor siyah gelinle konuşan iki kız çocuğun dillerinde..
‘Siyah giymişsiniz, sizi Kürt sandık’ diyorlar..
Siyah giyenler Kürtlerdi, çocukların ötekisinde ..Neden? Kürt kadınları niye siyah giyer? Ağıtlar mı bunu sana söyletti çocuğum, diyeceğim ama perde sessiz!..
En ilginci de Elmas’ın siyah gelinlikli yolculuğunda kentlerin tehlikeli olduğu dikkat çekerken, kasaba, köyler ..yani küçük yerlerinde saflığında siyah gelinlik daha rahat yol alıyor..
Filmin perdesi siyah gelinin masmavi gökyüzünde yeşilliklerin içinden kaybolması ile kapandığı anda, Bingöl Elmas “. Seks işçisi, casus, polis, hatta deli olduğumu düşünenler. `Etrafı savaşlarla çevrili bir ülkede yaşayan biri olarak barış hepimiz için gerekli, aynı şekilde insanlara güvenmek de öyle. Bacca`nın bu iki mesajı beni yola çıkardı` diye konuşuyor.
`Siyah gelinlik mi olurmuş?` sözü her yerde…