Hani ; ‘Tek vazgeçilmez AŞK’ın’ dım senin ?
‘Çarşafa bile girmem gerekse, girerim seni terk etmem !’ Diyen sen değil miydin ?
Boğaz Köprüsü’nden arabayla her geçişininde oğlunla tekrarladığınız ;
-Bak oğlum bak ! Şu güzelliğe bak !
-Of ! Mama ! Her seferinde aynı şeyi söylüyorsun !
_İlk kez görüyormuş gibi bak oğul, sakın ola kanıksama bu güzelliği !
Diyaloğunuz asılı kaldı köprümün tellerinde…
Hayran olduğun güzelliğimi unuttun mu Anjel ?
En çok çeşmelerimi severdin sen.
Kumkapı, Gedikpaşa, Laleli ve Mahmutpaşa’daki çeşmelerimi bilirdin çocukluğundan…
…..Ve kuruyan, yerlerine kara delik kapılar oyulan çeşmelerime ağlardın en çok…
Çeşmelerimi, ne bilenim ne de ağlayanım var artık biliyor musun ?
Dönüp gelsen beni tanıyabilecek misin Anjel ?
En çok da bundan ; aradığın izleri bulamadığında benden tümüyle
vazgeçmenden korkuyorum…
Delicesine korkuyorum…
Bana veda ettiğin günkü haline, kağıt kesiği sızlamalarım hiç dinmedi.
Kapalıçarşı’dan çıkıp, yeraltı çarşısını geçip, Joğvaran’ın solundaki sokaktan sağa dönüp,
yanyana duran Mesropyan Okulu ve Surp Hovhannes Kilisesi’nin önünde bir an kaldın.
Kilisenin bahçesine girdin.
Yüzüne vuran serinlikte geçmişin anıları vardı.
Daniel Amcan yürüyordu kocaman cüssesiyle.
Kiliseya girip son mumunu yaktın.
Çıktığında yüzünde buruk bir tebessüm.
Yokuşu sabırsız adımlarla indin.
Yolun aşağısında sol köşede, borusundan aralıksız akan suyuyla hatırladığın beyaz mermer çeşmemle buluşmak içindi sabırsızlığın.
Vardığında, bembeyaz mermer yerine, kapı diye açılmış koca bir kara delikti bulduğun.
Gözpınarların taştı.
Elini ağzına götürüp donup kaldın.
O kara delikten iş elbiseleriyle sayacı ustaları girip çıkıyordu.
Gözyaşların yanaklarından süzülürken artık sen başka bir boyuttaydın.
Ne sana ‘Bu kadın deli mi ?’diye garipseyerek bakan işçiler ne de gelip geçen insanlar umurundaydı.
Sen ve ben yalnızdık…
Birlikte yürüyorduk artık.
O an birleşmişti yüreğimiz, ortak kaybımızın acısında…
Sola dönsen ; kardeşlerinin doğduğu eve, Suren bakkala giderdin.
Dön(e)medin.
Gitsen Kadırga Açık Hava Sineması’nı arayacaktı gözlerin.
Açık hava sinemalarımı kapattılar biliyordun.
Cesaret edemedin…
Kırgın, döndün sırtını kara deliğe.
Sağdaki sokaktan ilerledin.
Evlerini, satamadan öylece bırakmak zorunda kalan, sahipleri göçmüş evler mezarlığıydı burası.
Boş kaldıkları için camları patlamış cumbalı evlerimle konuşuyordun artık :
‘Ne oldu size ?
Camlarında, balkonlarındaki rengarenk çiçeklerine, evlerden yayılan yemek kokuları ve müzik seslerine,
sabah akşam herkesin kapısının önünü süpürdüğü pırıl pırıl sokaklarında oynayan çocukların cıvıl cıvıl seslerine ne oldu ?
Sanki savaş sonrası yıkıma uğramış, terkedilmiş bir mahalleye dönüşen bu haliniz nedir ?
Her birinizden ; akrabalarımın, arkadaşlarımın kahkahalarının sokağa taştığı o neşeli, güzel günlere ne oldu ?
Ağlıyor, ağlıyordun…
Kumkapı’ya inen yokuşa döndün.
Kör Agop’un olduğu meydana indin.
Orada da gözün meydandaki çeşmemi aradı.
Kurumuştu, bildiğin bütün çeşmelerim gibi…
Derin bir nefes alıp sildin gözyaşlarını.
Çocukluğunda pazar kahvaltılarının vazgeçilmezi Boris’in kaymağını yaptığı dükkanı aradın.
İsmi duruyordu sevindin. ‘Kendisi de yaşıyor mu acaba ?’ Bilmek istedin.
Boris’in tam karşısındaki, seni dokuz yıl eğitim aldığın Bezciyan Okulu’na götürecek sokağa döndün. On yaşından on altı yaşına kadar yaşadığın sokaklara kavuşmanın heyecanıyla atıyordun adımlarını. Kasap Nejat Amca yerindeydi. Mutluluğunun tarifi yoktu.
Geçmişi ve bugünü dar vakite sığdırarak ettiğiniz, sizi yarım kalmışlık duygusunun huzursuzluğunda bırakan sohbete doyamadan buruk bir sevinçle, veda ettiniz birbirinize…
‘Sizler gittikçe, bozuldu herşey.’ Deyişi kaldı kulağında…
Bunun son görüşmeniz olduğunu ikiniz de biliyordunuz.
Kantarcı Süleyman Sokak’taydı eviniz.
Şu köşede Zadik Bakkal vardı.
Her evden, her pencereden, her kapıdan çocukluğunun anıları fışkırıyordu.
Hagop, Harut, Murat, Hayguhi, Sasuni, İsa, Rober, Arto, Melika, Jaklin, Varter her biri okul çıkışı evlerine dağılıyordu, şakalarla.ellerinde boylarından büyük siyah okul çantaları.
Keskin bir sidik kokusuyla gerçeğe döndün.
Açık kapılardan evlere girip çıkan, belden aşağısı çıplak küçük çocukları o an farkettin.
O evlerden geliyordu bu koku.
Yüzün düştü…
Yine deli sorularda boğulan ruhunu görmenin utancı ne büyüktü benim için…
Sen benden gittikten sonra, çocukluğunda minder koyup gölgesinde oturduğun, yokuşların iki yanındaki ağaçlarımı da kestiler…
Parke taşlarımı söküp, her yanıma beton asfalt döktüler.
Tüm komşuların ortak yemekleriyle kurduğu yaz sofralarından yayılan müzik sesleri,
sohbetler, kısaca bütün sokaklarımın sesi kesildi.
Tatyos Dayday’ının udu asılı kaldı gök kubbede…
Kalabalığım çok kalabalığım Anjel !
Lakin beni bilen yok !
Çeşmelerimi, ağaçlarımı, açık hava sinemalarımı, kireç boyalı pırıl pırıl esnaf evlerimi, sokakta kurulan mahalle sofralarımı hatırlayan yok !
Yarı çıplak çocuklarım için ağlayanım yok !
Gel desem gelir misin ?
Seni bunca üzdüğüm için beni bağışlayabilir misin ?
İhanetimi affedip, bütün çirkinliğimle, beni yeniden sevebilir misin Anjel ?
Bu son şansımı kullanıp sana ; geri dön bana desem, döner misin ?
Vazgeçilmez Aşkın İstanbul
19-04-2023
Anjel Dikme
Alfortville
Fotoğraflar: Ohannes Çonkar
A N J E L Kendimize Mektuplar
Sevgidir dinim, Yaşamdır inandığım. İNSAN olmayı öğrenmenin uğraşında, bir yaşam acemisiyim.
İnsana Yolculuk
www.norradyo.com
27 Aralık 2025 Cumartesi
Unuttun Mu Beni Anjel ?
Filiz Karakoç’la Söyleşi
« Kitaplarım tüm çocuklara ulaşsın istiyorum »
Kadınlar vardır; bulunduğu ortamlara varlığıyla kendi rengini serpiverir konfeti gibi.
Kadınlar vardır; ince zekalarıyla süsledikleri esprili sohbetlerine doyamadığımız.
Kadınlar vardır; her dönem üretmenin farklı yollarını bulup, hayatı anlamlı ve değerli hale getiren.
İşte sen bunlardan birisin canım Filiz.
İlk kitabın olan ‘Öpücük Kutusu’ vesilesiyle Femtrak okurlarının seninle tanışmasını arzu ettiğim için bu röportajı yapmak istedim. Bana evet dediğin için teşekkür ediyorum.
Senin konuk, benimse kaleme alan olarak ikimizin de ilk röportajımız olması da bize hoş bir hediyesi hayatın.
İlk sorumuzda, bize Filiz’i anlatmanı istesem ?
F.K.
Öncelikle ben de ilk ropörtajımı seninle yapma fırsatını verdiğin için sana çok teşekkür ederim.
Filiz’i şöyle tanımlayabilirim:
Dünya’ya çocukların meraklı gözlerinden bakan, çocukların dünyasını yetişkinlerinkine tercih eden ve bir türlü büyüyemeyen biriyim.
A.D.
Birçok el sanatı çalışmaları yaptığını, hatta en son bir tiyatro oyunu için sahne kostümleri tasarımı yaptığını biliyorum.
Bu bir arayış mı?
Arayış yolundayken kaybolduğunu hissettiğin oldu mu?
Kayboluş sonrası aradığın şeyin ne olduğunu buldun mu?
F.K.
Sanatın farklı dallarıyla ilgilenmem, arayıştan çok içimdeki bitmek tükenmek bilmeyen merak ve öğrenme isteğinin sonucudur. Hepsi birbirinden ayrı gibi görünse de aslında birbirini destekleyen ve besleyen uğraşlar. Mesela kukla atölyesi ile yaptığımız gösterilerde çocukların tepkileri ve kahkahalarıyla, heykel yaparken deneyimlediğim üçüncü boyut algısı birleşip çocuk kitaplarını resimlerken bana yardımcı oluyor.
Bu süreç son durağı olmayan bir yolculuk. Yol boyunca tüm öğrendiklerim ve tecrübelerimle doldurduğum sepetimde birikenleri harmanlayıp yoluma devam ediyorum. Ömrüm yettikçe yeni şeyler öğrenmeye devam etmek istiyorum.
A.D.
Yıllardır bir çocuk kitabı projen vardı. Vazgeçmediğin ve en sonunda bu hayalini gerçekleştirdiğin için seni can-ı gönülden kutluyorum.
Neden çocuk kitabı?
Kitabın hazırlanış sürecini, hikayesinin nasıl oluştuğunu anlatır mısın?
F.K.
‘Opücük Kutusu’ oğlum Kuzey’in 5.doğum günü için yazıp resimlediğim bir hikayeydi. Sonrasında çevremdekilerin kitabı bastırmam konusunda teşvikleriyle yayınevi arayışına girdim ama “buna benzer bir hikayemiz var” ya da “Kuzey’in başka maceraları da olursa daha iyi olur” cevaplarıyla karşılaşınca vazgectim. Zaten ben bunu oğluma doğum günü hediyesi olarak yazmıştım
ve benim için amacına ulaşmıştı. iki yıl önce de kızım Lidya için bir hikaye yazıp resimledim. Artık elimde iki hikayem vardı ve bunların diğer çocuklara da ulaşmasını istiyordum. Bu yüzden daha ciddi bir şekilde yayınevi arayışına girdim. Bu süreçte yolumuz Düş Kurguları Yayınevi ile kesişti ve kitabım Türkçe olarak basıldı. Şimdilerde hikayelerimin Fransızca çevirileri üzerinde çalışıyorum. Biter bitmez Fransa’da yayınlanabilmesi için yayınevlerine dosyamı göndereceğim.
A.D.
Başka yeni projelerin var mı?
F.K.
Bende proje bitmez. Oradan buradan bulduğum ıvır zıvırı “Ben bundan bir şey yaparım ki.” diyerek topluyorum. Mesela renkli elektrik telleri,kutu içecek kapakları, deniz kabukları, taşlar, yapraklar dallar… Masallardaki cadıların dolabı gibi bir dolabım var ve içindekiler doğru zaman geldiğinde dolaptan çıkıp birer sanat objesine dönüşmek için zamanlarını bekliyorlar.
A.D.
Büyüyünce ne olmak istiyorsun?
Karar verebildin mi yoksa hala büyümeye devam ediyorum mu diyorsun?
F.K.
Büyüyünce ne olacağıma karar vermek zor çünkü sürekli değişiyor. Çocuklar için farklı atölyeler yapmak istiyorum. Onların hayatı algılayış biçimini seviyorum bu yüzden onlarla beraber olmaktan keyif alıyorum.
Ağustos böceklerinin hayatını çok enteresan buluyorum. 15-16 yıl toprağın altında yaşadıktan sonra bir yaz çiftleşmek için yeryüzüne çıkıyorlar ve bütün yaz ötüyorlar. Bunu öğrendikten sonra yazın seslerini duyunca demek ki anlatacak çok şeyleri var diye düşünerek onlara kızamıyorum. Ben de biraz kendimi ağustos böceği gibi hissediyorum. Anlatacak çok şeyim var, daha bir sürü hikayem var en kısa zamanda onları da resimleyip minik okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
Bir sürü projenin olduğunu biliyorum.
Gerçekleştirdiğin her projenden sonra, bu süreci bizlerle paylaşman için bekliyor olacağız.
Femtrak senin gibi üretken kadınları ağırlamaktan mutluluk duyacaktır.
Anjel Dikme
DEPREM BİTTİ Mİ?
Anlayamıyorum başlıklı, deprem sonrası kaleme aldığım yazının bir paragrafında
şöyle diyordum:
‘Yaşanan bu deprem felaketiyle açığa çıkan; toplumdaki dayanışma ruhunu, Hırant’ın cenazesinde açığa çıkan; ötekinin de acısını yüreğinde hissedebilme meziyetini, Gezi’de açığa çıkan; paylaşımcı, örgütlenme ruhunu görüp, yaşadıktan sonra, o atmosferi soluyarak İNSAN olmanın güzelliğini, hafifliğini deneyimledikten sonra, iktidara egemen olanların en korktuğu şey olan barışçı, uzlaşmacı toplum oluşturma potansiyeline sahip bu kitlesel hareketleri karalayarak, kirletip, sindirme, yok etme hamlelerine nasıl bu kadar kolay kandığını, 150 yıldır aynı politik oyunun tuzağına tekrar ve tekrar nasıl düştüğünü ANLAYAMIYORUM!’
O satırları yazarken ‘Acaba devlet aklı karşı atağa nasıl geçecek, bu sefer hangi mizansenle yapacak karşı atağını? diye soruyordum kendi kendime. Ve düşündüğüm gibi hamlesi gecikmedi…
Hırant’ın cenazesindeki yüzbinlerden öyle çok ürktüler ki haftasında başladılar faşist öğretinin uygulamalarına.
Deprem sonrası sizlerin ‘Sağol Yunan kardeşim, sağol Ermeni kardeşim.’demeleriniz delirtti onları.
Ülkenin dört yanında seferber olup birbirinizin yardımına koşmanız kızdırdı onları.
Ol(a)mazdı, izin veremezlerdi. Onların varoluşunu tehlikeye atardı bu. Sizler Yunandan, Ermeniden nefret etmeliydiniz. dış ‘düşman’ objesi olarak hep orada kalmalıydılar. Kürt komşundan nefret etmeliydin, Müslüman-Türk kardeşlerinle laik-dinci diye bölünüp, inananlar- inanmayanlar diye saflara ayrılıp birbirinize öfke ve nefret kusmalıydınız ki ihtiyaç duydukları iç ‘düşman’ objesini ellerinin altında sürekli kullanılabilir olarak saklayabilsinler.
Sizler birbirinizden nefret etmeliydiniz ki gerçek düşmanınızın kim olduğunu, yeryüzünün en güçlü örgütlü, suç yapılanmalarının, resmi mafyalarının, ulus devletler olduğunu görmemeliydiniz.
İnsanlık tarihi boyunca savaş, katliam ve soykırımların halklar birbirini sevmediği için değil, iktidara hakim olanların ekonomik çıkar kavgaları, toprak, enerji ve maden kaynaklarını kontrol etme hırslarının sonucu yaşandığını anlamamalıydınız.
Militarist görüşlerle, vatan-millet masalıyla uyutulurken, uğruna emeğini, canını, evlatlarını kurban verdiğin topraklarda, devletin izni olmadan bir çadır bile kuramayacağını bu düşmanlıklarla, kör bir nefrette uyuşturup unuttururlar sana. Sağlık, eğitim, güvenlik, adalet taleplerinde bulunma diye her dönem bir iç bir de dış düşman yaratırlar. Maaşlarını senin ödediğin, senin güvenliğin için çalışması gereken polislere dövdürürler seni.
Bütün bunları nasıl yaparlar biliyor musun?
En son Bursa’da futbol maçında açtırdıkları beyaz Anadol ve Yeşil’in pankartlarıyla yaptılar bunu.
Yıllarca ‘Öyle biri yok’ diye inkar ettikleri Yeşil’in posterini açmaktan utanmazlar çünkü devlet çok iyi yalan söyler, mütemadiyen ve ustaca söyler.
Ve sen insan kardeşim yine oyuna geldin. Düşüverdin tuzağa. Hemencecik unutuverdin yardımlaşmayı, paylaşmayı, toprağın altında kalan yüzbinleri.
Sadece İNSAN olmak; her şeyi, yaşamın doğal akışını nasıl da kolaylaştıran bir şeydi.
Var olmak; tüm acılara rağmen nasıl da dayanılır, katlanılır, onurlu bir şeydi…
Hemen unuttun…
İşte asıl deprem senin bu unutuşunla yaşanacak…
Sen hep kendi gerçeğine kör ve sağır kaldığın ya da çabucak unuttuğun için yaşandı bunca acılar ve sen unuttukça da yaşanmaya devam edecek…
20-03-2023
Alfortville
Kızılcık Şerbeti Mi Baba Şiddeti Mi ?
‘Hem var hem yok olan babalara.’
‘Bir çocuğun, annesiz babasız geçen her bir günü, aynı zamanda bir anneyle babanın çocuksuz geçen bir günü. Yokluğun özlemi karşılıklı.’ Demiş Elif Güney Tütün.
‘Bir Odadan Bir Odaya’ adlı kitabında.
Dünyaca ünlü bir sinemacının, tüm yüreklere taht kurmuş, kurabilmiş insanın, bir baba olarak kızının yüreğinde iyileşmeyecek yaralar açıp, bir ömrü bu yaraların açılışına sebep olan nedenleri anlayıp iyileşmeye çalışarak geçirmesine neden olabileceğini bir kez daha görüyorsunuz.
En zoru budur; ‘Varken’ ‘Ol(a)mayan’ babalara sahip çocuklar olarak yaşamak…
Ne mutlu; dördüncü boyuta gitmiş babalarını güzel anılarla hatırlayabilenlere…
Ne mutlu; yokken bile hep olan babalara sahip olma şansına sahip olanlara…
‘Varken’ ‘Yokluğunu’ yaşamak bir babanın, içinizde hep yaraları kanayan bir çocuk bırakır yaşamlarının izdüşümlerine…
Çocuk hıçkırıkları duyulur derinden derine ruhlarının…
Anlaşılmak, avutulmak, teselli edilmek, gurur duyulmak, taktir edilmek, sevilmek isterler doyumsuz. Bazen azıcık…
Kim severse sevsin; o olupta olmayan babanın yerini alamayacaktır, bu sevgili, dost, arkadaş, kardeş, ana…
Babalar gününüz kutlu olsun !’’
Yukarıdaki satırları ; eski bir arkadaşın 2012’de Babalar Günü için benden talebi üzerine kaleme alıp, bloğuna yollamıştım.
Aklıma düştü.
‘Kızılcık Şerbeti’ ceza alınca hatırladım yeniden.
‘Ne ilgisi var ?’’ Dediğinizi duyar gibiyim.
Anlatayım.
Baba evi, içine doğduğu cehennemidir bazı kadınların…
Bu cehennemden kaçmak için önlerine çıkan ilk erkekle evleniverir bu kadınlar.
Çoğu; başka bir cehenneme gittiklerinin farkına ilk tokadı yediklerinde varırlar.
Atılan tokatlar her zaman fiziksel değildir. Psikolojik şiddetin tahribatı geç farkedildiğinden, iyileşme süreci bazen bir ömür alır…
Dövülür, hakaret görür, psikolojik şiddete maruz kalır, aşağılanırlar.
Erkek çocukları da nasibini alır bu şiddetten.
Baba şiddetini yaşayan çocuklar, tuzla buz olmuş benlikleriyle var olmaya çalışırlar…
Kimse konuşmak istemez bu gerçeği.
Ya da konuşurlar ben bilmem.
Bütün bunları neden anlattım?
‘Kadına şiddet var!’ Deyip ceza verdikleri dizilere baktığımda gördüğüm ortak noktanın; kadın dayanışması olması düşündürücüdür.
Uğradığı zulme, işkenceye, tecavüze boyun eğmeyip hakkını arayan, baş kaldıran karakterlerin olduğu senaryolar öfkelendiriyor ataerkil zihniyetin bekçilerini.
Yürek Çıkmazı, Yalı Çapkını, Ateş Kuşları, Taçsız Prenses, Ömer vs. Dizilerinde baba şiddettinin en üst boyutlarda sergilendiğini görüp de bu konuda tek laf etmeyenler, kadına şiddetin doğup beslendiği, öğretilip, normalleştirildiği aile kurumunu masaya yatırmaktan kaçarak, özgür ve hak arayan kadın karakterlerden aklı çıkan mevcut yapının savunucularının hedef şaşırtma taktiği olarak kullandıkları; boyun eğmeyen, direnen kadın karakterlerin olduğu dizilere yasak getirip, ceza kesmelerinin bir tek nedeni var: KADIN DAYANIŞMASINI ENGELLEMEK !
Kadın dayanışmasının öğrenilmesinden, yaygınlaşmasından KORKMAK!
Kısacası bu yazıyı yazma nedenim; yasaklanan dizilerde, yasaklama sebebi olarak öne sürülen ‘Kadına Şiddet Var’ argümanının sahteliğini ifşa edip, sahteliğine not düşmektir.
Bazı diziler yasaklanıp, ceza alıyor çünkü bu senaryolarda KADIN DAYANIŞMASI var!
Kadınlar birleşirse hükümdarlıklarının alaşağı olacağını çok iyi biliyorlar.
Ve bunun olmasına vesile olabilecek materyalleri engellemek için ellerindeki her yöntemi deniyorlar, denemeye de devam edecekler.
Denesinler!
Bir şeyi unutuyorlar, hatırlatayım!
Femtrak’ın sloganı en kısa ve öz anlatımdır, alıntılıyorum;
‘Kadın dişidir.
Dişi dişlidir.’
Anjel Dikme
Kayıp ilanı: Vicdan aranıyor
“Acı gerçek, ‘Bizi yükselten yalandan daha yararlıdır.”
V. I. Lenin
Bilmiyorum denk geldiniz mi?
Okudunuz mu son günlerdeki tartışmaları?
Hani şu “İlk gece hakkı” tartışmalarını.
Bir Türk ERKEK tarihçi söyledi.
Bazı Kürt ERKEKLER’i feveran etti.
Bazı kadınlar bile, akademik dilli yorumlarda bulundu.
Yüz bilmem kaç imzalı, durumu toptan reddeden imza kampanyaları yapıldı.
Bu kampanya için verilen numarayı aradım. ‘’Sason’da ailemin kadınlarının buna maruz kaldıklarını. Haberiniz yoksa söylüyorum, bilin lütfen toptan reddetmeyin, metniniz toptan reddediyor.
Taner Akçam nasıl “Kürtler” diyerek, genelleme yaparak, bir yanlış yaptıysa, siz de toptan reddedişle, aynı yerde konumlanıyorsunuz.” Desem de dikkate alınmadı meramım.
‘’Acınızı anlıyoruz.’’ dediler.
“Bu uygulamayı Cengiz Han yasallaştırmıştır.” da dediler.
Yani; bu uygulamanın olduğunu, bildiklerinin itirafıydı bu.
Buna rağmen imza metnine;
“Sason’da, Zeytun’da yapan bazı ağalar vardı.” detayını düşmeye gerek görmediler.
Bazıları yine “Namus” deyip durmuş.
“Ermeniler ve Kürtler bu kadar namussuz.” değillermiş.
Herkes erkekleri aklama derdine düşmüş yine.
Bütün bu kargaşa, gürültü içinde benim sesim yine duyulmamış.
‘Benim sesim’ dediğime bakmayın, demek istediğim; bu zulme, tecavüze maruz kalmış kadınların sesidir duyulmayan.
2009’dan beri Nor Radyo’da yıllarca her 24 Nisan anma, özel programlarında bunu dile getirdim. 2015’ten beri davet edildiğim her konferansta “Kadın gözüyle Soykırımı” konuştuğumdan, anlattım bütün bunları. Lakin olumlu ya da olumsuz hiçbir tepki almadım.
2021’de bir Türk ERKEK tarihçi söyleyince infial yarattı.
Bunun nedenleri de ayrıca tartışma konusu.
Ben bu hikayeleri Sason’lu ailemin kadınlarından dinledim. Onların çektikleri acılara şahidim…
Kaçırılmaya çalışılıp, son anda kurtulan M. yengemin geceleri uykularından hâlâ korkuyla, kabuslar görüp çığlıklarla uyandığına şahidim.
Bu zulmü yaşayan on kadın bile varsa, onların anısı hatırına bir susun artık derim!
Bir utanın artık!
Bunu yapan üç-beş Ağa varsa ki var, onları aklamaya çalışmayın artık!
Kadınlar!
Sizedir sözüm.
Ataerkil yapı kadına yapılan zulmü, tecavüzü aklamanın peşinde. Abonesi olduğum Fransızca derginin geçen sayısında Jean Dark’ın nasıl ‘aslında yaşamadığının’ propagandasının yapıldığı bir dönemi anlatıyor. Neden biliyor musunuz?
Çünkü hakim patriyarkal zihniyet 14 yaşında bir kızın zırh ve kılıç kuşanıp, ordunun başına geçip, savaşı kazanmış olmasını erkekliklerine yediremiyorlarmış.
Toprak Baronlarının (Senyör) ilk gece hakkı uygulaması da bu bağlamda “Yok böyle bir şey” denerek unutturulmaya çalışılıyor.
Avrupa “Erkeğinde” durum buyken bizim coğrafyadaki “Erkeklerin” “Namus” deyip “İlk gece hakkı” zorbalığını toptan reddetmesi beni şaşırtmıyor.
Gülizar’ın hikayesini bilirsiniz.
Gulo… Hani şu adına Kürtçe, Ermenice ağıtlar yakılan Gulo…
Tarihçi Anahide Ter Minassian O’nun torunu. 2019’da ölümünden bir kaç yıl önce Sason’u ziyaret ettiğinde büyükannesi Gulo’yu kaçıran Musa Ağa’nın torunlarını bulur. Konuşur, anlatır olanları.
“Gülizar’ın, Gulo’nun torunuyum der.”
Olay mahkemeye düşen ilk dava olma özelliğini taşımaktadır.
Resmî mahkeme kayıtları tutulmuş bir yaşanmışlık gerçeğine rağmen, torunları inanmazlar Anahit’e.
“Dedemiz yapmaz öyle şey!” derler.
Biraz vicdan lazım insana. Çok değil biraz VİCDAN!
21. Yüzyılda bu coğrafyada hala çocuklar tecavüze uğruyor.
Kadınlar satılıyor, kesiliyor, yakılıyor, tecavüze uğrayıp öldürülüyor.
Bazı Müslümanlar, diğer kesim Müslümanlara ‘’Bunların karıları ve kızları ganimet olarak bize helaldir, verin onları.’’ diye seslenebiliyor.
Karakollarda, hapishanelerde insanlara işkence yapılıyor.
Bütün bunları yapanlar da birilerinin dedesi, babası, oğlu, kardeşi değil mi?
Hiç kimse ağaç kovuğundan çıkmıyor.
Kadınlar! Kardeşlerim!
Bu seslenişim, bu mektubum sizleredir. Bu uygulama, ritüel, adet ne derseniz deyin işte, vardı!
O kadınları dinledim…
Size bir şey daha söyleyeyim.
Saatlerce konuştuğum ne babam, ne dedem, ne Muşeh eniştem kadınların yaşadıklarına dair tek kelam etmediler bana.
Utanç mı yoksa kadını onlar da bir meta olarak gördükleri için mi bilemiyorum.
Bütün yaşananları kadınlardan dinledim, kadın sohbetlerinde anlattılar her şeyi.
Ben onlara inanıyorum.
Hiç gülmeyen, acılarının ifadesini haykıran gözlerinin şahidiyim.
Sizler de bilin istiyorum…
Duyulmayan seslerine ses olur musunuz?
O kadınların acılarına tercüman olur musunuz?
Anjel Dikme
Söz Kirlendi
Kirlenmiş her sözcük tahribat gücü yüksek bir bomba gibi düşüyor ruhlarımıza. Paramparça ediliyoruz!
“Yok hiçbir şeyi anlatacak sözcük yok artık.
Hiçbir dilde kalmadı…
İNSAN’IN dilini yeniden yaratmak gerek…”
Anjel Dikme
“Uzman” enflasyonu yaşanan günümüzde; akademisyeninden, dil uzmanına, edebiyatçısından, sanatçısına ucuz, provakatif dile rağbet etmelerinin sonucu olarak özensiz, dikkatsiz sarfedilen sözcükler; “Nefret”, “Öteki”, “Ayrımcılık”, “Empati yoksunluğu” v.s olarak birer bomba gibi iner durur toplumun üzerine.
Kirlenmiş her sözcük tahribat gücü yüksek bir bomba gibi düşüyor ruhlarımıza. Paramparça ediliyoruz!
Sözcüklerle kanatılır yaralarımız, sözcüklerle öldürülürüz…
Sözün kirlenmesiyle başladı kötülük, yalana bulaşan sözcük, ruhunu yitiren, anlamı boşaltılan sözcük.
Dokuz yaşında babasını kaybetmiş oğlunu “Seni ben istemedim baban istedi. Baban seni severdi ben abini.” diyerek büyüten annenin zalimliğinde, sevgisizliğinde kirlenir söz.
Ve sevmeyi öğrenmediği için sevilmeyi de bilmeyen bir adam yetişir.
Çocuklarına mütemadiyen “Sen aptalsın”, “Sen yapamazsın”, “Sen geri zekalı mısın?” diyen ebeveynler kirletir sözü.
Kendine güveni olmayan korkak bireyler yetişir.
Kızına ilk regl olduğu gün “Bok mu vardı kirlendin!” diyen anne kirletir sözü.
Kızının kadın benliği kirlenir, analık zedelenir.
Kendini onarmak için yıllarını harcayacak bir kadın yetişir.
“Gavur” der durur birileri.
Gavur sözcüğünü kullananların inancı kirlenir…
“Negro” der “Beyaz adam.”
Dilindeki nefret yüreğinin karanlığındandır. Sözcüklerinden katran akarken yeryüzüne, teninin beyazlığı aklayamaz “beyaz adamı(!)”
Sözcüklerimizle yavaş yavaş öldürürüz birbirimizi.
Dilin üslubu, adabı bozulunca, söz kirlendi.
Muhatap alınan kişinin duygularına aldırmadan, saf aklın kibriyle kurulan cümlelerde; söz kirlendi.
Akılla harmanlanmayan, sırf duyguyla kurulmuş cümlelerde; söz kirlendi.
Duygusuz akılla, akılsız duyguyla sarfedilen cümlelerde; söz kirlendi.
Önce sözcükler temizlenmeli.
Sözcükleri temizleyelim ki zihinler berraklaşsın.
Zihinler berraklaşsın ki sağlıklı, önyargısız, insani *”Değerler bilgisinin” ışığında düşünebilelim.
Düşünebilelim ki yeni, eşitlikçi, özgür yaşam biçimlerini inşa edebilelim.
Önce söz ve doğa vardı.
Söz kirlendi, insan çürüdü.
Sözü temizlemekle başlayacak her şey… Yeniden.
Anjel Dikme
* Ionna Kuçuradi – Filozof