İnsana Yolculuk

İnsana Yolculuk
www.norradyo.com

19 Ekim 2010 Salı

LUSNAHATUN*=IŞIK KADIN

Bir bebek doğdu...
Beyaz duru teni, sarı saçları ve masmavi gözleriyle bir melek güzelliğindeydi...
Lusnahatun dediler adına...
Çocukluğu ailesi ile  sürgünde geçti...
Doğduğu topraklara yeniden döndüklerinde 10-11 yaşlarındaydı...
On dördüne geldiğinde büyümüş, serpilmişti o melek güzelliğinin üzerine dişiliğin baştan çıkartıcı (!) çekiciliği de eklenmişti...
O bölgede yaşayan güzel Ermeni kadınlarını bekleyen, musluman komşuları tarafından çok doğal bir hak gibi görülen kaçırılmaktan koruyabilmek için 13-14 yaşında evlendirirler Lusnahatun'u...
Kendisi Beşiri, eşi ise 1934 Kurtalan doğumludur...
Her iki  köy de Siirt'e bağlıdır o zamanlar...
İlk çocukları doğar... Eşiyle mutludur...
O yörelerde yaşayan halkının fiziksel özelliklerini taşımaktadır...
Uzun boyu, yapılı vücudu ile tam bir babayiğittir...
Çocukları iki yaşına gelmiştir, ikinci çocuğuna hamiledir Lusnahatun eşini askere uğurladığında...
Evde; maması (annesi), gesurmamasi (kayınvalidesi) ve çocuğuyla tek başlarına kalmışlardır...
Kayınbabası bir yıl önce komşuları tarafından zehirlenerek öldürülmüştür... 
(Anlatılan birçok hikâyeden zehirleyerek öldürmenin de doğuda cok kullanılan bir yöntem olduğunu öğreniyoruz.) 
Savunmasız, korumasız, kadın başlarına kalakalmışlardır...
İkinci bebeğini kucağına alır zamanı geldiğinde...
Lohusadır, yatmaktadır...
Bir gece evlerinin kapısını kırarak içeri dalar Mecido Ağa adamları ile birlikte...
Köylerinin ağasıdır Mecido...
Kocasının askere gitmesini ve doğum yapmasını beklemiştir IŞIK KADIN'ın...
Erkekleri etkisiz hale getirip, kadınlarını kaçırmak doğunun modası gibidir...
Zaman zaman gündüz gözüyle yapıldığında köy halkının, alkış tuttuğu bir eylemdir... 
Çünkü ; bir "Gavur Kızı" daha "Hak Dine" döndürülecektir...
Sevaptır işledikleri, günah değil (!)
Mecido Ağa ve adamları yaşlı iki kadını döverek etkisiz hale getirirler, 
kafalarını yere vurarak bütün dişlerinin kırılmasına neden olmuşlardır, 
bir ömür boyu bunun zorluklarını çekecektir her iki kadın da... 
İki yaşında olan oğlu ise ömür boyu bu travmayla yaşayacaktır...
Bebeğin beşiğini devirip Lusnahatun'u da döverek, saçlarından sürüyerek atına atıp kaçırır...
Feryat ve figanlarına kimse gelmemiştir...
Uzaktaki akrabalara haber salınır: "Lohusa yatağından Lusnahatun kaçırıldı gelin." diyerek...
Bir ay hiç bir haber alınamaz...
Bir ay sonra Mecido Ağa’nın Lusnahatun ile döndüğü haberi yayılır köyde...
Karakola gitmişlerdir, ifadeleri alınmıştır...
"Ben artık Müslüman oldum, kendi isteğimle gittim, Mecido Ağa ile kalacağım " der Lusnahatun...
Ama dava açılmıştır...Mecido Ağa evlidir...
Mahkeme günü gelir-çatar- ve duruşma başlar...
Duruşmada Lusnahatun; "Ben Ermeniyim, dinimden dönmedim, ben çocuklarımı istiyorum,
 ben kocamı istiyorum, zorla götürüldüm!" der...
Ağaya çok zekice bir oyun oynamıştır...
Ağa kendisini kaçırdıktan sonra Suriye sınırına doğru yol alır;  niyeti Suriye'ye kaçmaktır...
Lusnahatun bunu anladığında düşünür ve "Ben bu sınırı geçersem bir daha ailemi bulamam" der kendi kendine... 
Çabuk ve akıllı  davranmalıdır...
Ağaya; "Ben artik senin kadının oldum, dinimden döndüm,(kelimeyi şahadet getirtmiştir Ağa kendisine) ailem beni istemez, 
kocam istemez, gel gitmeyelim o yabancı ellere, sen koca Ağasın ne edersin oralarda?
"Dönelim evimize, ben seni seviyorum" diyerek kandırmıştır Ağayı, O'nun en zayıf olan maço erkek yanını pohpohlayarak... 
Ve mahkemeye kadar sabretmiştir, son sahneyi oynamak için...
Ağaya 15 yıl ceza verir hakim...
Üç  arkadaşı da ihbarla yakalanmıştır...
İhbar eden Mecido Ağa’nın karısıdır...
O da güzel bir kadındır...
"Gidin muhtara baskı yapın, O bilir nerede olduklarını" der ve dediği gibi olur...
Ortalık durulduktan sonra bir gün ziyaretine gittiği kocasına  şu sözleri söyler;
"Rezil! Ben senin başından fazla değil miydim? Ben senin neyine yetmedim, neyim eksikti benim? 
Zavallı bir Ermeni kadınını kaçırdın gecenin bir vakti, evin kapısını kırıp, iki yaşlı kadını döverek,
 asker karısını, lohusa kadını kaçırıyorsun, Vicdansız!.. Madem sen Lusnahatun'u Suriye'ye kaçırmak istedin, beni beğenmedin,
 ben yetmedim sana, ben de arkadaşınla Suriye'ye gidiyorum. Seni bırakıyorum.
 Terk ediyorum seni! Lusnahatun'u kaçırmana yardım eden arkadaşınla gidiyorum."
Bu hikayeyi ilk dinlediğim gün, işte o gün ancak anlayabilmiştim;
 çocukluğumun ailece gitmekten en çok zevk aldığım iki evden birinin sahibi olan Lusnahatun morakurun (teyze) yüzünün neden hiç gülmediğini...
Gözbebeklerine oturmuş olan o acının kaynağını...
Ve büyük oğlu ile arasında bir daha kurulamayan bağın ne zaman koptuğunu...
Bebeği mi soruyorsunuz?
Bebek, ne yazık ki kendisini emzirecek annesi olmayınca yaşamadı, öldü...
Bu hikâyeyi neden mi anlattım sizlere?
Sevgili Yeliz Kızılarslan ile yazışmalarımızda derginin ilk sayısının konusunun şiddet olacağını öğrendiğimde 
aklıma gelen tek hikâye buydu ve kaçırılan diğer kadınlarımız...
Bu konuda uzun zamandır araştırma yapıyor, kayıtlar tutuyordum...
Paris'te 14 yaşında kaçırılma denemesi geçirmiş hala yaşayan bir kahramanım var...
Lusnahatun ile hemen hemen aynı yaşlarda...
Sanmayın ki 1960'larda bitti bu tür olaylar...
Ne yazık ki hayır...
En son öğrendiğim 5-6 yıl önce gerçekleşen bir kaçırma olayının mağduru genç bir ermeni kızının hala ruhsal travmalar içinde ve saçlarından sürünerek kaçırılmak istendiğinden dizlerinde meydana gelen tahribattan ötürü de fiziksel ağrılarla yaşamak zorunda bırakıldığıdır...
Simdi sorumu sorarım kendine İnsan diyen tüm kardeşlerime; sizce bu nedir?
Bir kadını, isteği dışında kaçırıp O'nu (Terbiyem elvermiyor dilimin ucuna gelen sözcüğü yazmaya)
 cinsel tatmin aracı olarak kullanmanın adi nedir?
ŞİDDET değilse şayet bunun adı nedir?
Çoğunluğun inandığı gibi "Sevap mı!!!"
Güldürmeyin beni....
‘Kaçırılmak; ŞİDDET dolu bir TRAJEDİ 'dir diyor ve susuyorum...
Anjel Dikme
Nussbaumen-Isvicre
29-7-2010
01:10

3 Ekim 2010 Pazar

ŞŞŞŞŞŞŞT! Halk Duymasın!

 

e-PostaYazdırPDF
 
Bu haberi facebook sayfamda paylaştığımda amacım sadece, gündem mahkümluğumuzdan bir iki günlüğüne de olsa sıyrılmamıza aracı olmaktı...








ıSon yıllarda güzellik yarışmalarında Dünya çapında birçok birincilik dereceleri alan Ermeni kızlarını paylaşarak biraz masal alemine dalmaktı...
Ama şiir yürekli dostum dediğim, Kürtçe dilinde şiirlerini yürek atışlarıyla okudugum şair Ciran Tigran'ın "Anjel bundan hiç haberim yoktu" dediği notunu okuduğum an, zihnimin dehlizlerinde gezinmeye basladim...
Ve yazdım O'na:
Ermeni sözcüğü sadece hakaret amaçlı kullanılmalıdır bilmez misin şiir yürekli dostum?
Aman ha kimse duymasın bir Ermeni kızıın güzellik kiraliçesi seçildiğini...
Sana duymadığından emin oldugum bir haber daha şiir yüreklim.
Geçen yıllarda, Zeka Oyunlarıyla ilgili bir olimpiyatta Turkiye birinci oldu biliyor musun?  Bu konuyla ilgili borazan basında tek bir habere rastlamadım ben, ya sen?
Normalde(!)  böylesi bir başarıda çocuklar kanal kanal ; onurumuz, gururumuz diye göğüsler gerile gerile dolaştırılırdı değil mi?
Ama bu basarıyı kimse duymamalıydı...
Nedenini soylediğimde benim gibi sen de saşırmayacaksın ama utanacaksın duyarlı insan kimliğinden ötürü bilirim, tanırım seni...
Bu çocuklar göğüslerinde Turkiye bayrağı ile yarıştılar. 
Doğdukları, büyüdükleri, yaşadıkları ülkeyi temsil ettiler ve kazandılar ama onlar Istanbul'daki bir Ermeni okulunun öğrencileri idiler...
Şşşşşşttttttt! Sakın kimse duymasın bunu!...
'Ermeni'nin dölü' kazanmış yarışmayı, ne utanç(!)......
Halk sakın duymasın!...Bilmesin!....
Ermeni deyince aklına sadece;  Asala gelmeli....
Ihanet gelmeli...
Sakın ola bilmesinler namaz kıldıkları en kutsal mekanların Ermeni mimarların eseri olduğunu. Övündükleri sarayları, köprüleri, bentleri yapanların onlar olduğunu...
Sanata dair ne varsa altından 'Ermeni döllerinin' çıktığını sakın ola halk duymasın!
Tum dünya gerçeği bilsin zararı yok, yeter ki halk duymasın!
Turist olarak Istanbul'u gezmeye gelen avrupalı bir mimar, Dolmabahçe Sarayı'nı yapanların "Italyan Ballini Ailesi" olduğu hikayesini anlatan rehberi uyararak " Siz ne diyorsunuz hanımefendi?  Ben mimarlık eğitimi aldım. Bu yapılar Ermeni Balyan Ailesi'ne aittir" dediğinde, rehberin mimarı bir kenara çekip; " Biz de biliyoruz beyefendi gerçeği, ama bize verilen emir böyle. Böyle söylemek zorundayım. " diyen rehberin neye, kime , hangi düşünceye hizmet ettiği hiçbirimiz için sır değil ....
Buradaki ihaneti görürsün değil mi şiir yüreklim?
Görürsünüz değil mi bu satırları okuyan tüm canlar?
Devletin Ermeni mimarlara ihanetidir, Anadolu'nun tüm övünülesi sanatsal zenginliklerini yaratan Ermeni  sanatçılara nankörlüğüdür bu!
O çocuklara nankörlüğüdür bu!
Ve en onemlisi;  halkına yalancılığıdır bu!
Ne içindir bütün  bunlar?
Iktidar için mi? Üst kimlik dedigimiz tüm o saçmalıklar için mi?
İnsan olduğumuz gerçeğini bizlere unutturmak için midir tüm çabalar yoksa?
Yine ne çok sorularla doldu zihnim....
Yeni değildir bu sorgulamalarım...
Gelin sizler de katılın canlar, bu sorgulamaya...
Izin vermeyin zihinlerinizin tecavüzüne...
Izin vermeyin, egemenlerin bizlerin düşüncelerini ihfal ederek mastürbasyon yapmalarına...

IZIN VERMEYİN!
Anjel Dikme
Paris
1-10-2010