Sevgidir dinim, Yaşamdır inandığım. İNSAN olmayı öğrenmenin uğraşında, bir yaşam acemisiyim.
İnsana Yolculuk
www.norradyo.com
31 Mayıs 2010 Pazartesi
ÇEKMEDİK HİÇBİR ŞEYDEN; AMIRA ZİHNİYETİNDEN VE YOLDAŞ PANCUNİLERİMiZDEN ÇEKTİĞİMİZ KADAR- 2-
Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm ve yazmayı istediğim bu konuyu, hatta uzun yıllardır demem sanırım daha yerinde bir ifade olacak benim için, artik kaleme alma vakti geldi...
Öncelikle; Baskın Oran’ın 24-25 Nisan'da Ankara'da yapılan ilk Ermeni Konferansı’nda verdiği bildiriden bir iki alıntıyla devam etmek istiyorum:
"Türkler Anadolu’yu fethedince Kürtler coğrafya sayesinde yarı-özerk yaşamaya devam ettiler, Ermenilerin efendisi ikileşti: Küçük ve yakın olarak Kürtler, büyük ve uzak olarak Osmanlı. Ama bu Ermeni milleti için sorun olmadı. Yeni bir düzen kuruldu ve onun içinde (Hıristiyan Bizans’ta olduğundan daha özerk bir) yer aldılar.
Yalnız, “Ermeniler” derken, aslında sınıfsal olarak iki çok farklı unsurdan bahsediyoruz:
1) İstanbul Ermenileri: Patrikhane ve aristokrat-büyük burjuva Amira. Osmanlı’ya tamamen
entegre,
2) D. Anadolu Ermenileri: Esas olarak çiftçi, zanaatkar ve tüccar. Kürt beylerine her yıl “altın yumurtlamak” yani haraç karşılığında normal bir üretim faaliyeti sürdürüyorlar. Tipik mafya düzeni, yani. Biat ve rahat!"
Doğu Ermenileri, feci hallerini İstanbul’a arz edeceklerdir. Ama Saray aldırmayacaktır çünkü 1839’un öfkelendirdiği Millet-i Hakime’yi durdurmaktan korkmaktadır. Patrikhane ve Amira aldırmayacaktır çünkü bunlar dağlılar ve köylülerdir.
Fakat kısa zamanda iki büyük gelişme meydana gelir: 1) İstanbul’da 1863’te “Ermeni Milleti Nizamnamesi”nin kabulüyle cemaat içinde kurulan komisyonlar şikayetleri dinlemeye başlayacaktır.
Baskın Oran’ın bu yazdıkları beni hiç şaşırtmadı...
Yirmi yıl 'Bolsohay ve Hayahos' bir ailenin gelini olmuştum...
Ben; 'D.Anadolu Ermenilerini temsil ettiğimi bilmeden, böyle bir ayırımın kahramanlarından biri olduğumun bilinçsizliğinde, kesimde yaşananlardan söz ettiğimde aldığım ilk tepkiyi asla unutamam...
"Sizinkiler de rahat durmamış."
"Sizinkiler" kimdi?
Şayet bir ‘Sizinkiler’ varsa, demek ki buna karşılık gelen ‘Bizimkiler’ de olmalıydı, kimdi bunlar?!
Zaman içinde öğrendim neyin ne olduğunu...
‘Bizimkiler’ kendilerine “Bolsahaylar” diyorlardı...
"Sizinkiler" ise onlara göre "Kavaratsiler" di...
O rahat durmayan(!) Haylarin başı benim dedemdi Sasun'da...
Kellesini götürene keseyle altın ödülü konmuştu.
1937'ye kadara silahlarını bırakmamışlardı...
"Meg ankam ce lao, mink irek ankam gidrivitsink"
derdi Sasun Hayereni ile...
(Biz bir kere değil, üç (3) kere kesildik lao.)
"İlk ikisinde kandırıldık, üçüncüde askerleri öldürüp silahlarını alıp dağa çıktık." diye başlardı anlatmaya...
Atatürk’ün 1937'de "Eli bileğine kadar da asker kanına batmış olsa, inin dağdan affedildiniz." demesiyle, Atatürk’e güvenip inerler dağdan...
Ve on yıl sürgüne yollanırlar; asırlardır yaşadıkları topraklara dönmemek koşuluyla...
Bu sürgünde soyadları değiştirilir, iki kardeşin biri Dikme olurken, diğerine Kalan soyadı uygun görülür...
Asırlardır yaşadıkları topraklardan atılmakla kalmamış, sahip oldukları Hazar Petak'dan (Bin Kovan) dolayı hak ederek taşıdıkları Mi-Megr-yan (bir damla bal) olan soyadları da değiştirilmiştir...
Batıdaki Hay kardeşlerimin bu körlüğünü, sağırlığını, aldırmazlığını görmek çok üzmüştü beni, kulaklarıma inanamamıştım...
"Nasıl böyle konuşursun?
Kaçırılan kızlarımızdan haberin yok mu?
Ya çalışıp çalışıp hem Padişaha hem de Kürt ağalarına ödenen vergilerden?
Peki; bazı ağaların düğünden sonra gelini ilk kez kendi yatağına almak istemesinden? Zorbalıklardan?
Seslerini Padişaha duyuramayan insanların; çoluk-çocuk, kadın-kız dağa çıkmaktan başka çareleri kalmamış"...
Evleneceğim ve oğlumun babası olacak insandı bu beni üzen sözleri söyleyen...
"Ben bir şey bilmiyorum, yayam bir şey söylemedi " demişti...
"Bir şey bilmiyorsan sus ve hiçbir şey söyleme lütfen...
Dedem hala yaşıyor. İstiyorsan gidelim sana yaşadıklarını anlatsın. Dinle ve gerçeği öğren."
"Hem bir şey soracağım sana...
Yayan sana varlık vergisini anlattı mı?"
"Hayır"
Ya 6-7 Eylül’ü?
"Biraz."
İşte o gün öğrendiğim ve sonra da hep şahit olacağım bir tutumdu bu 'Bolsohay' kardeşlerimde...
Susmak...
Görmemek...
Duymamak...
Sanki hiçbir şey konuşulmaz ve unutulursa her şey düzelecekti...
Ne büyük yanılgıydı bu oysa...
Kendi gerçeğiyle yüzleşemeden huzura eremeyen birey gibidir toplumlar da...
Hayligi; sadece Hayeren konuşmak ve topik yapmayı bilmek sığlığına indirgeyen, kendi halkına tepeden bakan tavırla yüzleşme vaktinin geldiğini düşünürüm Amira zihniyetli bireylerimizin...
Kendi kişisel çıkarlarını, halkının ihtiyaçlarının önüne koyan bir öncelikler sıralaması yapan bu zatların tarih boyunca verdikleri zararın telafisi asla mümkün ol(a)madı...
Görev aldıkları kurumlarda verdikleri hizmetleri, özellikle yaptıkları bağışları, Ömer Seyfettin'in ünlü hikayesindeki gibi bir "DİYET" olarak toplumun yüzüne vurma densizliğini göstermeleri, tüm çalışmalarının aslında halk için değil, kendi çıkarları için bir yatırım yöntemi olarak değerlendirdiklerine son dönemlerde de şahitlik etmekteyiz üzülerek.
"Hiçbir şeyden Çekmedik Amira Zihniyetinden ve Yoldaş Pancuni'lerden Çektiğimiz Kadar" başlıklı yazımda, bu bakış açısının ne kadar eskilere dayandığını detaylı alıntıladığım bu konuya dair söylenecek sözümüz elbette çoktur...
"Kavaratsi Haylar'in"; İstanbul’da yaşayan büyüklerinin (!) imdatlarına yetişeceklerine inanarak attıkları yardıma çağıran çığlıklarına kulak tıkayan 'Amira Zihniyet'i ne yazık ki bugün de aynı sağırlığı sürdürmektedir...
Hayeren konuşamadığı için halkını küçümseyenlerin öfkesini, anlayışsızlığını anlayamazdım...
Halbuki artık anlıyorum(!)...
Kendi halkına bu kadar uzak, halkının yaşadığı tarihi acılara bu kadar sağır olanlardan başka bir davranış beklemiyorum doğrusu...
Hayların tarihinin İstanbul’da değil Anadolu'da; Sasun'da, Zeytun'da, Musadağ'da, Sivas'ta, Kayseri'de, Harpet'te, Van'da, Kars'ta yazıldığını, Amira zihniyetli bireylerimize hatırlatmak isterim...
En son Malatyalı Hrant yazdı o tarihin en güzel sayfalarından birini...
Ve sizler O'nun da seslenişine kulaklarınızı tıkamıştınız...
İkinci kezdir ki tekrarlıyorum: Hay’in Hay'a bir ÖZÜR borcu vardır...
Amiralar; Halkınıza 'Özür' borcunuz var...
Sakin ola ki bana "Amiralik mi kaldı be kadın?" demeyin komik olursunuz...
Neden mi?
Enver Paşa hala yaşıyor...
Enver Paşa öldüğünde bitecek Amiralik da...
İşte bu nedenle ...
Anjel Dikme
Paris
30 Mayıs 2010 Pazar
ÇEKMEDİK HİÇ BİR ŞEYDEN, AMİRA ZİHNİYETİNDEN VE YOLDAŞ PANCUNİLERİMİZDEN ÇEKTİĞİMİZ KADAR-1
Aşağıda, aslında iki bölüm olarak tasarlanmış olan, ikinci bölümünü henüz yazmadığımdan yollamak için beklettiğim yazıyı bulacaksınız.
Bu konuyu yazma gereğini patriklik tartışmalarını izlerken duydum...
Birinci bölüm, bu kavganın hiç de yeni olmadığını, konuya çok da aşina olmayan cemaat mensuplarımıza biraz olsun anlatması bakımından, önemli bulduğum alıntılardan oluşuyor...
İkinci bölümde ise bu konudaki kendi görüşlerimi yazacağım...
Hani "Özür dilensin " deyip duruyoruz ya...
Ne düşünüyorum biliyor musunuz uzunca bir zamandır?
Bence önce "Hay"in "Hay"dan özür dilemesi gerek...
En son Şirinoğlu örneğinde olduğu gibi, görüyorum ki yüzyıllardır halkının sesine sağır kulaklarıyla Amira Zihniyeti iktidarını sürdürmektedir. :((
Anjel Dikme
ÇEKMEDİK HİÇ BİR ŞEYDEN, AMIRA ZİHNİYETİNDEN VE YOLDAŞ PANCUNİLERİMİZDEN ÇEKTİĞİMİZ KADAR
( I.Bolum )
Hay toplumunun kendi içindeki tartışmaları soğukkanlılıkla izlediğinizde, yazımın başlığını oluşturan bu iki olguyu tespit etmenizin hiç de zor olmadığını göreceksiniz...
Konuyu, yıllar önce ilk kez okuduğumda, beni üzüntülü şaşkınlıklara sürükleyen bir kitaptan alıntılar yaparak açmak istiyorum...
Kitaptan alıntılara geçmeden önce, Fransız televizyonunda bir belgeselde dinlediğim hikâyeyi anlatmak isterim...
Napolyon; Osmanlı’yı karıştırmak için kullanılabilecek azınlıkları tespit etmelerini ister danışmanlarından...
Bir sure sonra sonuçlar ellerinde Napolyon’un karşısına geçerler ve şunları söylerler:
-"Ermeniler hariç hepsini kullanabiliriz efendim. Ermenileri kullanamayız çünkü onlar çok sadıktırlar Türk’lere, nerdeyse Türk'leşmişlerdir..."
Bunun üzerine Napolyon:
-O halde önce Ermeni'leri bölün. der
Ve böylece baslar, Hin Hayastan'da misyonerlik faaliyetleri ve Hay'ların Katolikleştirilme hikâyesi...
Alıntılar yapacağımız kitaba dair bilgiler şöyle;
Yazan: Y.G.Cark, 1953 yılı Yeni Matbaa-İstanbul basımı, Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler (1453-1953)
İşte ilk alıntımız:
Sayfa:27
"İstanbul’un zaptından evvel az sayıda, fakat sonra günden güne çoğalan Ermeniler, yüz seksen senelik bir ikametten sonra, şehrin yerlisi olmuşlardı. Bu tarihten az evvel veya az sonra gelen Ermeniler yeni gelme sayıldılar ve yerliler tarafından pek o kadar iyi karşılanmadılar. Sebebini arayacak olursak, yeni gelenlerin içinde daha fazla sanatkâr, bilhassa kuyumcu, sarraf, mimar bulunması idi. Hatırlardadır ki bunların bir kısmı Kırım’dan, tüccar olarak zaten minevvelinden Cenevizlilerle münasebetleri vardı. Diğer kısmı İran’dan, Gürcistan’dan gelme kimselerdi. Buna rağmen büyük ekseriyeti de yontulmamış ve çiftçi köylülerden ibaretti."
"Pek tabii idi ki yerliler ve taşralı veya şarklı addedilen bu sonuncular arasında mücadele kaçınılmaz bir hal alacaktı.
Görüleceği veçhile, bu kardeş kavgaları gittikçe genişleyerek son zamanlara kadar devam edecek ve çok vahim bazı neticeler doğuracaktır. Adeta Ermenilerin mukadderatı üzerine büyük rol oynayan âmillerden olacaktır. Dahili anlaşmazlıklar yüzünden zayıflayan birliği içinden kemirecek olan kara ve melun kuvvetlere zemin hazırlayacaktır.
Sayfa:28
"Yerliler umumiyetle Kilikya dan Türkiye’ye hicret etmiş bulunmakta idiler.
....Kilikya'da bulunan halk ve ruhanilerin kısmi âzamisi Romaya itaat ediyorlardı, etmeyenlerin de etmeye temayülleri fazla idi. Bu itibarla Kilikya Ermenileri gerek kanaatle, gerekse menfaat için Katolikliği kabul etmiş veya etmek üzere bulunuyorlardı.
İran hudutları dahilinde Ermeniler bu vaziyeti pek beğenmediler, derhal delegeler vasıtası ile faaliyete geçerek Kilikya’yı Roma’dan ayırmak isteyenlerden bir grup teşkil ederek 1441 senesinde Eçmiazinde (Erivan) yeni bir kursu tesis ettiler. Orada oturan reisi ruhani Gatogikos unvanına malik olacak, ve diğer memleketlerde bulunan bütün Ermeniler Ecmiazini ruhanî merkez olarak tanımaya mecbur tutulacaklardı.
İstanbul’un zaptından sonra Bursa’dan İstanbul’a gelen eski Kilikyalılar (1) ise, gerek ruhanî gerekse sivilleri eski ruhanî merkezleri olan Sis'e bağlı olduklarını izhar ettiler. Nasıl ki, Bursa piskoposu Ovakim Sis (Adana) ruhani reis (Gatogokos) tarafından gönderilmiş ve o kürsüye bağlı bulunuyordu. İstanbul’un zaptını müteakip Sultan Fatih tarafından İstanbul’a davet edilerek patrik kürsüsüne oturan Ovakim gibi birçok piskopos ve patrikler 50 sene kadar Kilikya ruhani reisliğine merbut kaldılar. Bunların hepsi yerliler partisini teşkil ettiklerinden çok kuvvetli elemanları vardı."
Sayfa:29
" Günün en nüfuzlu adamı ve yerlilere liderlik yapmayı deruhte eden Abro Celebidir. Hükümet tarafından sevilmiş olduğu için 1664 senesinde Köprülüoğlu Fazıl Paşanın bezirgânbaşı (alım satım amiri) olmaya muvaffak oldu (1). Fırsattan istifade ederek, Abro Çelebi her istediğini yaptırır ve her kararlarını tasdik ettirirdi. Bu adam diğer nüfuzlu çelebileri de etrafında toplayarak 1664 senesinde Ecmiazinden ayrı bir merkez olarak tanınmasını istedi. Türkiye Ermenilerinin yegâne ruhani ve idarî merkezi İstanbul olacaktı. Bunlara Roma taraftarları oldukları için "Horomlu"lar partisi denilirdi.
"Yerlilerin esas gayesi Şarktan gelen Ermenilerin cemaat işlerine karışmalarını menetmekti."
"Şarklılar veya Eçmiazin taraftarları partisi ise mutlak surette millet işerine müdahale etmek istedi. Bilhassa patrikler seçiminde halkın da iştirakini temin etmek, ve bu suretle ermeni kilisesinin güya ananesi olan halk iştirakini sağlamaktı. Fakat esas gaye gizli tutuluyordu ki, o da İstanbul patriklik kürsüsüne Eçmiazin taraftarı oturtarak, İstanbul ve Türkiye ruhanî kürsüsünü doğrudan doğruya Ecmiazin nüfuzu altına koymaktı. Malûmdur ki Sultan Selim I. nin 1513 tarihinde İranlılara karşı galibiyetlerinden sonra, sark vilayetlerinden İstanbul’a esir veya serbest olarak birçok Ermeni geldi ve yavaş yavaş yerleşti. Bunlar şarklılar partisini teşkil ederek gayelerine ulaşmak için canla başla çalıştılar. Adetlerini burada tatbik etmek istediler. Yani, patrik seçiminde halkın da iştirakini istediler.
Bilindiği gibi ve eski fermanlar mucibince patrik veya ruhanilerin seçimi doğrudan doğruya ruhaniler tarafından yapılır ve bilâhare hükümetin tasvibine sunulurdu.
Şarklıların istekleri bu itibarla bu eski ananelere bir hücum sayıldı.
Bundan dolayı buna alışmayan yerliler, hayret ve nefretlerini beyan etmekten çekinmediler."
Ne dersiniz, çok da bir şey değişmemiş değil mi?
Anjel Dikme
Subat-2010
Paris
Sayfa 28-(1) Ermenilerin Kilikya’dan İstanbul’a hicreti hakkında (bak. J. de Morgan, Histoire du peuple arm. sah.293
Sayfa 29-(1) Ormanyan, Askabadum isimli eserinde II 2552 aynı eserin 2555 ci sahifesinde Ermeni patriği Egyazar'in hükümete müracaat ederek Köprülüoğlu'ndan Ecmiazin mümessillerinin memleketten uzaklaştırılmalarını temin ettiğini demekte ise de Ecmiazin taraftarlarının Köprülüoğlu'nun samimilerinden olan Kaymak HAN'ini elde ettikleri için kararın geri alındığı keyfiyeti de tarihî bir hakikattir (bk. çamçiyan, III, 714)
3 Mayıs 2010 Pazartesi
İKİYÜZLÜ ‘NAMUS’ UTANSIN GAYRİ!
Konu, sevgili gazeteci dostum Vicdan Kayır’ın;
"Geneleve dönen sınıflar, köyler, kasabalar ya doğurursa!..
Genelev kafalıların çoğunluğunda sessizlik masumiyeti parçalıyor.
Pencereleri kırık evler soyunmuş kentlerin sokaklarına.."
diyerek bitirdiği, ”Teyze, amca bir imza ver, çocuklara tecavüz edilmesin! ”
http://www.liriye.blogspot.com/2010/04/teyze-amca-bir-imza-ver-cocuklara.html
Başlıklı yazısına beni eklemesiyle tekrar gündemime oturdu...
Kadınların asırlardır yaşadığı cinsel ve ruhsal tecavüzün, çocuklarımıza da el atmasıyla çatlayan bir sabır taşının çıkardığı sese dönüşmüş olan, her sözcüğüyle 'YETER' diye haykıran bu makalenin ardından, kadın kuruluşlarının ortak açıklamaları düştü ileti kutuma..
"Okuldan çıkıp tecavüzcü oluyorsa bir insan, eğitim sistemini tartışabilecek; camiden çıkıp tecavüz ediyorsa dini algıyı tartışabilecek akıllara ve yüreklere ihtiyacımız var"
"Türkiye’nin reformlara değil zihinsel devrime ihtiyacı vardır. "
Diyorlardı, çok yerinde bulduğum tespitlerle...
"Türkiye’de tecavüz en rağbet gören cinsel fantezi haline getirilmiştir. Bugün Türkçe internet sitelerinde tecavüz pornoları Türkiye halkları tarafından izlenme rekorları kırmaktadır. Annesine, kız kardeşine, iş arkadaşına uykuda ofiste tecavüzü eğlenceli hale getiren görüntüleri izleyen bu yüz binlerce insan etrafımızı sarmış, her gün yeni bir cinsel şiddet suçuyla sarsıyor insanlığımızı. Eğitimine, kariyerine, yaşına, sınıfına, etnik kimliğine bakılarak yorumlanamaz tecavüzcüler! Tecavüz, iktidarını güden kişilerce gerçekleştirilmektedir. Kurbanlar, güçsüzleştirilmiş kişilerdir. Kadınlar yaşamın her yerinde güçsüzleştirilmeye devam ettirilen kurbanlar olarak en büyük risk grubu içindedir. Sorun kadın sorunu diye adlandırılamaz artık çünkü tecavüz o sırada erkeklerin erkek olma sorunudur. Tecavüzün erkeklik eylemleri arasında yer almasına sessiz kalan, engel olmayan, kendini ve çevresini etkilemeyen her erkek suç potansiyeli taşımaktadır. İnsanlaşmayacaksanız biz kadınlar olduğunuz hiçbir yerde yanınızda olmayacağız. Tecavüz etmek erkeklikse, hayatımızda erkek istemiyoruz! "
Diyerek bitiriyorlardı seslenişlerini aşağıda imzası bulunan kadın dernek ve kuruluşları...
Van Kadın Derneği
Saray Kadın Derneği
Van KAMER
Mavigöl Kadın Derneği
YAKA Kadın Kooperatifi
Veee... Özgür Kadının Sesi sloganıyla yayım yapan KAZETE'den
okuyorum konuyla ilgili son gelişmeleri:
Bir duyuru karşılıyor beni:
Feminist-İz'den 'Düdüklü' kampanya
http://www.kazete.com.tr/haber_detay.php?hid=5824
"Feminist-iz adlı kadın grubu, bugünden itibaren 'Sokağa çık, hayır de! Kadın cinayetlerini engelle!' sloganıyla kampanya başlattı"
"25 KASIM’A KADAR SÜRECEK KAMPANYA"
Tüm kadınları seslerini çoğaltmaya çağıran Feminist- İz grubu sözcüsü Aytekin, bugün başlattıkları isyan çığlığının 25 Kasım'a kadar sürecek bir kampanyanın habercisi olduğunu ifade ederek şunları söyledi:
"Bundan sonra hangi ilde bir kadın öldürülürse o ilin Emniyet Müdürü hakkında suç duyurusunda bulunacağız. Balkonlarımıza pankartlar asacağız. Her hafta bir semtte eylem yapacağız. Cinsiyetçi bir dil kullanarak haber yapan basın kuruluşlarını deşifre edeceğiz. Bilinsin istiyoruz; 1 Mayıs'tan başlayarak her gün saat 21.00'de sokağa, balkona, pencereye çıkıp bir dakika boyunca düdük öttürecek, kadın cinayetlerine karşı ses çıkaracağız. Gürültü yapacağız, rahatsız edeceğiz, hatırlatacağız. Biz feministler bu davanın hem şahidi hem davacısı hem de takipçisiyiz. Bu davanın hem sanıklarından hem de azmettirenlerin hesap soracağız. Tüm kadınları; sesimizi çoğaltmaya çağırıyoruz."
"İyi de Anjel sen ne düşünüyorsun bu konuda?" diye soran sesinizi duyar gibiyim...
Sevgili Vicdan’ın yazısını okuduktan sonra düşündüklerimi bir yorumla bildirmiştim kendisine, öncelikle bunu paylaşmak isterim sizlerle:
Yüreğimi bir el boğuyor...
Toplumun; yaşama, insana ve kadına dair durusunun ikiyüzlülüğü hiç bu kadar çırılçıplak kalmamıştı...
"Kadınlar başını örtsün, evde otursun, tahrik oluyoruz" diyenler için bulduğum çözümü uygulamaya koyma vakti geldi diye düşünüyorum..
Nedir mi önerim?
Erkekler evde oturmalı, toplum içine çıkmaları yasaklanmalı...
Madem ki tahrik olan onlar, eve kapatılması gereken de onlardır diye düşünmüşümdür her zaman...
Kesinlikle, gecikmeden bu tedbir alınmalı, kadınları bırakıp, çocuklardan tahrik olmaya da başladılarsa bu gidişat ürperticidir...
Hastaneden dışarı salınan bir ruh hastası kadar tehlikelidirler...
Kadının bir 'Delikten', erkeğin ise 'Yüz gram etten' ibaret sanan bu insan müsveddeleri için sarfedeceğim sözcüklerim bile bana gücenecektir bilirim...
Bu nedenle susarım...
Kulaklarımda; o çocukların ruhlarının yakarışlarıyla susarım...
Toplumun iki yüzlülüğünün utancıyla susarım...
Vicdan kadınım...
Sen ve senin gibi yüreklerle bulurum sözcüklerime sarılma gücünü...
Yeniden... Yeniden...
Kalemin hiç durmasın... HİÇ...
Evet, ilk tepkim buydu...
Ama soğukkanlı düşünüp, değerlendirdikçe olanları sevinir oldum...
Bir tabu daha yıkılıyor...
1915 gibi, bu da toplumumuzun konuşmaktan kaçındığı konulardan biriydi diye düşünürüm...
Aslında hep yaşanan, hep olan ama 'namus' denen, erkek hegemonyasının yarattığı ve kadının bacak arasına sıkıştırdığı bu sahte, ikiyüzlü ve korkakça bulduğum kavramın kuşatılmışlığında yaşamaya alıştırılmış toplumun asla konuşmaya cesaret edemediği bu konular artık güneş ışığının aydınlığından yakasını kurtaramayacaktır...
Babası tarafından tacize uğradığını söylediği için, babasının yakınları tarafından sokakta görüldüğünde "Bizi rezil ettin "diyerek yüzüne tükürülen ve bu tavırdan sonra intiharı seçen genç kızın düşürüldüğü 'utanç ve suçluluk' duygularını, suça ve suçluya arka çıkan ikiyüzlü toplum bireylerinin duyma zamanı da gelmiştir gayri...
Susan herkes, her birey susarak bu ikiyüzlü duruşa ortak olduğunu bilmelidir...
Masum ruhlar yaralandıkça huzura eremeyeceğimizi de...
Anjel Dikme
3-5-2010
Paris
"Geneleve dönen sınıflar, köyler, kasabalar ya doğurursa!..
Genelev kafalıların çoğunluğunda sessizlik masumiyeti parçalıyor.
Pencereleri kırık evler soyunmuş kentlerin sokaklarına.."
diyerek bitirdiği, ”Teyze, amca bir imza ver, çocuklara tecavüz edilmesin! ”
http://www.liriye.blogspot.com/2010/04/teyze-amca-bir-imza-ver-cocuklara.html
Başlıklı yazısına beni eklemesiyle tekrar gündemime oturdu...
Kadınların asırlardır yaşadığı cinsel ve ruhsal tecavüzün, çocuklarımıza da el atmasıyla çatlayan bir sabır taşının çıkardığı sese dönüşmüş olan, her sözcüğüyle 'YETER' diye haykıran bu makalenin ardından, kadın kuruluşlarının ortak açıklamaları düştü ileti kutuma..
"Okuldan çıkıp tecavüzcü oluyorsa bir insan, eğitim sistemini tartışabilecek; camiden çıkıp tecavüz ediyorsa dini algıyı tartışabilecek akıllara ve yüreklere ihtiyacımız var"
"Türkiye’nin reformlara değil zihinsel devrime ihtiyacı vardır. "
Diyorlardı, çok yerinde bulduğum tespitlerle...
"Türkiye’de tecavüz en rağbet gören cinsel fantezi haline getirilmiştir. Bugün Türkçe internet sitelerinde tecavüz pornoları Türkiye halkları tarafından izlenme rekorları kırmaktadır. Annesine, kız kardeşine, iş arkadaşına uykuda ofiste tecavüzü eğlenceli hale getiren görüntüleri izleyen bu yüz binlerce insan etrafımızı sarmış, her gün yeni bir cinsel şiddet suçuyla sarsıyor insanlığımızı. Eğitimine, kariyerine, yaşına, sınıfına, etnik kimliğine bakılarak yorumlanamaz tecavüzcüler! Tecavüz, iktidarını güden kişilerce gerçekleştirilmektedir. Kurbanlar, güçsüzleştirilmiş kişilerdir. Kadınlar yaşamın her yerinde güçsüzleştirilmeye devam ettirilen kurbanlar olarak en büyük risk grubu içindedir. Sorun kadın sorunu diye adlandırılamaz artık çünkü tecavüz o sırada erkeklerin erkek olma sorunudur. Tecavüzün erkeklik eylemleri arasında yer almasına sessiz kalan, engel olmayan, kendini ve çevresini etkilemeyen her erkek suç potansiyeli taşımaktadır. İnsanlaşmayacaksanız biz kadınlar olduğunuz hiçbir yerde yanınızda olmayacağız. Tecavüz etmek erkeklikse, hayatımızda erkek istemiyoruz! "
Diyerek bitiriyorlardı seslenişlerini aşağıda imzası bulunan kadın dernek ve kuruluşları...
Van Kadın Derneği
Saray Kadın Derneği
Van KAMER
Mavigöl Kadın Derneği
YAKA Kadın Kooperatifi
Veee... Özgür Kadının Sesi sloganıyla yayım yapan KAZETE'den
okuyorum konuyla ilgili son gelişmeleri:
Bir duyuru karşılıyor beni:
Feminist-İz'den 'Düdüklü' kampanya
http://www.kazete.com.tr/haber_detay.php?hid=5824
"Feminist-iz adlı kadın grubu, bugünden itibaren 'Sokağa çık, hayır de! Kadın cinayetlerini engelle!' sloganıyla kampanya başlattı"
"25 KASIM’A KADAR SÜRECEK KAMPANYA"
Tüm kadınları seslerini çoğaltmaya çağıran Feminist- İz grubu sözcüsü Aytekin, bugün başlattıkları isyan çığlığının 25 Kasım'a kadar sürecek bir kampanyanın habercisi olduğunu ifade ederek şunları söyledi:
"Bundan sonra hangi ilde bir kadın öldürülürse o ilin Emniyet Müdürü hakkında suç duyurusunda bulunacağız. Balkonlarımıza pankartlar asacağız. Her hafta bir semtte eylem yapacağız. Cinsiyetçi bir dil kullanarak haber yapan basın kuruluşlarını deşifre edeceğiz. Bilinsin istiyoruz; 1 Mayıs'tan başlayarak her gün saat 21.00'de sokağa, balkona, pencereye çıkıp bir dakika boyunca düdük öttürecek, kadın cinayetlerine karşı ses çıkaracağız. Gürültü yapacağız, rahatsız edeceğiz, hatırlatacağız. Biz feministler bu davanın hem şahidi hem davacısı hem de takipçisiyiz. Bu davanın hem sanıklarından hem de azmettirenlerin hesap soracağız. Tüm kadınları; sesimizi çoğaltmaya çağırıyoruz."
"İyi de Anjel sen ne düşünüyorsun bu konuda?" diye soran sesinizi duyar gibiyim...
Sevgili Vicdan’ın yazısını okuduktan sonra düşündüklerimi bir yorumla bildirmiştim kendisine, öncelikle bunu paylaşmak isterim sizlerle:
Yüreğimi bir el boğuyor...
Toplumun; yaşama, insana ve kadına dair durusunun ikiyüzlülüğü hiç bu kadar çırılçıplak kalmamıştı...
"Kadınlar başını örtsün, evde otursun, tahrik oluyoruz" diyenler için bulduğum çözümü uygulamaya koyma vakti geldi diye düşünüyorum..
Nedir mi önerim?
Erkekler evde oturmalı, toplum içine çıkmaları yasaklanmalı...
Madem ki tahrik olan onlar, eve kapatılması gereken de onlardır diye düşünmüşümdür her zaman...
Kesinlikle, gecikmeden bu tedbir alınmalı, kadınları bırakıp, çocuklardan tahrik olmaya da başladılarsa bu gidişat ürperticidir...
Hastaneden dışarı salınan bir ruh hastası kadar tehlikelidirler...
Kadının bir 'Delikten', erkeğin ise 'Yüz gram etten' ibaret sanan bu insan müsveddeleri için sarfedeceğim sözcüklerim bile bana gücenecektir bilirim...
Bu nedenle susarım...
Kulaklarımda; o çocukların ruhlarının yakarışlarıyla susarım...
Toplumun iki yüzlülüğünün utancıyla susarım...
Vicdan kadınım...
Sen ve senin gibi yüreklerle bulurum sözcüklerime sarılma gücünü...
Yeniden... Yeniden...
Kalemin hiç durmasın... HİÇ...
Evet, ilk tepkim buydu...
Ama soğukkanlı düşünüp, değerlendirdikçe olanları sevinir oldum...
Bir tabu daha yıkılıyor...
1915 gibi, bu da toplumumuzun konuşmaktan kaçındığı konulardan biriydi diye düşünürüm...
Aslında hep yaşanan, hep olan ama 'namus' denen, erkek hegemonyasının yarattığı ve kadının bacak arasına sıkıştırdığı bu sahte, ikiyüzlü ve korkakça bulduğum kavramın kuşatılmışlığında yaşamaya alıştırılmış toplumun asla konuşmaya cesaret edemediği bu konular artık güneş ışığının aydınlığından yakasını kurtaramayacaktır...
Babası tarafından tacize uğradığını söylediği için, babasının yakınları tarafından sokakta görüldüğünde "Bizi rezil ettin "diyerek yüzüne tükürülen ve bu tavırdan sonra intiharı seçen genç kızın düşürüldüğü 'utanç ve suçluluk' duygularını, suça ve suçluya arka çıkan ikiyüzlü toplum bireylerinin duyma zamanı da gelmiştir gayri...
Susan herkes, her birey susarak bu ikiyüzlü duruşa ortak olduğunu bilmelidir...
Masum ruhlar yaralandıkça huzura eremeyeceğimizi de...
Anjel Dikme
3-5-2010
Paris
12 Nisan 2010 Pazartesi
"BEDENİMIZ RUHUMUZ iÇİN AĞLIYOR!"*
"Bilemiyorum, yazıyı okuyunca seni hatırladım senin de okumanı istedim okuyup okumadığını bilmiyorum"
Diyerek, bana Yasemin Congar'ın bir yazısını yollamış çok uzaklardaki bir dost...
Şaşırdım...
Sevindim...
Yazıyı bitirdiğimde, yazının içeriğini gördüğümde birbirini seven ve değer veren insanlar arasındaki telepatiye bir kez daha inandım...
Gözlerim dolu doluydu...
Yüreğimin hüznüne bir teselli gibi yetişmişti bu dostun mesajı...
Çünkü uzun bir zamandır hastaydım...
Kronik hastalığımdan ötürü (Spondylarthrit Ankylosante) ağrılarım o dereceye varmıştı ki ölümü istedim...
Dayanılmazdı...
Doktoruma:
"İroni nerede biliyor musunuz?" diye sordum.
"Şurada ki; ben yaşamayı çok seviyorum ama..."
Cümlemi kendisi tamamladı;
"Ama böyle değil"
"Evet" dedim "Böyle değil"
"Ötenazi hakkim varsa bunu istiyorum"
Tekerlekli sandalyeye düşme ihtimalimin olup olmadığını sordum.
Evet ya da hayır demedi...
Sadece "Yeni ilaçlar var, merak etmeyin, daha rahat yasayacaksınız" demekle yetindi.
Ve bana haftada bir gün kendi kendime yapacağım iğnelerden söz etti.
Tıpkı diyabetikler gibi, sürekli bu iğneleri alacağımı söyledi...
Yirmi üç yıldır bu ağrılarla yaşamanın getirdiği bedensel yorgunluğun yanı sıra, bu hastalıkla baş başa kalmış olmanın getirdiği yalnızlık duygusuyla baş edebilmek için verdiğim ruhsal mücadelede tükendiğim günler yaşıyorum...
Yeni başladığımız ilaçların da etkisiyle yataktan çıkmadan uyuyorum...
Ruhumun dehlizlerindeki hangi saklanmış "neden"dir bu dinmeyen ağrılarımın kaynağı?
Ya ben "neden"i bulup ışığa çıkaracağım, ya da "neden" beni kendi saklandığı dehlize çekip tüketecek...
Kadın yazar Hustvedt'in şu cümleleri benim de yola çıkış noktamdır...
“İnsanın, hastalığı konusundaki entelektüel merakı,” diyor, “aslında kendisi üzerine uzmanlaşma arzusundan başka bir şey değil. Kendimi tedavi edemeyeceksem bile, en azından anlamaya başlamak istiyorum ben.”
Ama Yasemin Congar'ın yazarın daha sonraki tutumuna dair söyledikleri ise benim yaşama karşı sergilediğim duruşumla bağdaşmıyor...
"Olmuyor. Psikanalizden ürktüğünü büyük bir samimiyetle anlattığı cümlelerinde kavrıyorsunuz ki, çoğumuz gibi kendinden, kendi derinlerinden çekiniyor Hustvedt. Bilincinin alt katmanlarına inmeyi gerçekten denerse, karşısına neyin çıkacağını bilmiyor zira."
Kısacası korkuyor...
'Korku' yaşamımızı yöneten en büyük güç değil mi?
Peki; 'Korku'yu yenebilmemizin tek yolu üstüne üstüne gitmek değil mi?
Madem ki yükseklik korkusu olan, en yükseğe çıkarak iyileşiyor.
Bu durumda, ruhumuzun korkularından özgürleşmesi; bilincimizin en alt katmanlarındaki o dehlizlerde gezinerek, en kuytu, ürkütücü, karanlık derinliklerine inerek gerçekleşecekse ben varım...
Önce; o dehlizlerde göreceğim, bulacağım, karsılaşacağım her şeyde kaybolmaya ben varım...
Sonra; önce bir mum ışığı cılızlığında yakalayacağım aydınlığımla, okyanusun derinliklerindeki karanlıktan, yüzeye yaklaştıkça çoğalan güneş ışınlarının sıcak aydınlığına kavuşur gibi, yaşamın kendisine yeniden sarılmak için yasayacağım bu zorlu maceraya ben varım...
Bilincimin en alt katmanlarına yapacağım bu yolculuktan yanadır tercihim...
Biletimi birinci mevkiden aldım...
Yolculuğun biraz olsun rahat geçmesi için...
Belki bir gün sizlere yol boyunca gördüklerimi de yazarım kim bilir...
Montainge'nin denemelerinden bir alıntıyla bitirmek istiyorum yazımı.
"Plinius'un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir; elverir ki insan kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil kendime ders veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş yapmıyorum: Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı olabilir.
Anjel Dikme
Alfortville
11-4-2010
21:37:52
*İstanbul’daki doktorumun ağrılar için kullandığı tanımdır.
1 Nisan 2010 Perşembe
Pippa'ya Mektuplar..
Konuk Yazar:Vicdan kayır
Belgesel sinemacı Bingöl Elmas, dünya barışı için giydiği beyaz gelinlikle Milano’dan otostopla yola çıkan, Türkiye’de Gebze yakınlarında tecavüz edildikten sonra öldürülen İtalyan ressam Pippa Bacca’nın yarım kalan yolculuğunu siyah gelinlikle tamamladı.
Pippa’nın öldürüldüğü 31 Mart’ta yola çıkan Elmas, Bacca'nın uğrayabilme ihtimalinin olduğu yerlerden geçerek, yolculuk sırasındaki tanıklıklarını kamerayla kayda alıyor. Fransız Alman ortak kanalı Arte’nin destek verdiği proje, “Pippa’ya Mektup” adını taşıyan 43 dakikalık belgeseli Bilgi Üniversitesi’nde seyrediyorum.
Siyah tüllerden gelinliği ile Düzce, Bolu, Beypazarı, Ankara, Avanos, Ürgüp, Göreme, Niğde, Pozantı, Adana, İskenderun ve Antakya’nın ardından son olarak Suriye ile sınır kapımız olan Cilvegözü’nde noktalanıyor film..
Antakya’da dokunan fuları Bingöl, Suriye sınırını geçecek olan kamyonun aynasına bağlayarak, sürücüden Pippa’nın emanetini teslim etmesini istiyor..
Tehlikeli bir yolculuk başlıyor .. Elinde kamerası ile otostop yapan siyah gelinlikli gelini seks işçisi sananlar hiç de az değil!..Özellikle 70 yaşları civarında bir tır şoförünün ‘kamerayı kapatıp’ birlikte olma teklifi karşısında sözcüklerimiz donuyor..
Siyah gelin Elmas, kamyon, tır, pazarcı kamyonetleri özel otomobiller dahil her türlü araca otostopla biniyor..
Pippa’ya mektuplarla sesleniyor zaman zaman ;
-Sevgili Pippa biliyorum ki senin o korkunç saldırıyla hayatını kaybettiğin dakikalarda, kadınlar yalnızca kadın oldukları için bir dolu şey yaşıyor. Biliyorum ki bu yaşananlar sadece buralara ait değil. Ama ben, yolculuğunu devam ettirirken bu coğrafyadaki karanlık yanlarımızla yüzleşmek istedim. Bir yandanda da umudumu yitirmedim ve hala var olan aydınlık yanlarımıza inandım..
Yollarda siyah gelin, bir eliyle otostop yapıyor..
Bir tır şoförü otostopçuları fahişe olarak dillendiriyor..
Gelinin süzgecinde ‘insana güven’ var.. yolculuğunda insan manzaralarından hikayeler çıkıveriyor ortaya..
İyi ve kötünün yolculuğunda insanları anlamak ne zor..
Sinema yönetmeni Bingöl Elmas, insanın değişimine inanarak bu yolculukta yer alıyor..
Gelinliklerin , BARIŞ’ın, tecavüz edildiği ülkem hallerinde Erkekler rol kesiyor!..
Kadın sürücüler pek yok ortalıkta..olanlarda siyah gelini arabalarına almıyorlar..
Uyarıyorlar, ‘dikkat et’..
Bu yol tehlikeli, bu yer tehlikeli, diyerek sokakların, yolların, taşların tehlikesinden sıkça söz ediliyor; siyah gelinin barış adına çıktığı yolculukta..’bir insan’a güvenin tomurcuğunu atmak , tehlikenin merkezindeki zihniyetlere ..
Şaşkınlıklar …telaşlar.. sorular..
Şişirilmiş erkek dünyasının suretlerinde bastırılmış yok sayılan kadınlar yamaçlarda ilişik yaşıyorlar..
Bir tır şoförü mini etekli , askılı kadınların tahrik ettiğini söylüyor.. Evlere servis yapan sütçü, ekmekçi, tüpçülerin çapkınlığında koca tarafından ihmal edilen kadınlara dair mor sözler dövülüyor!.. bir sütçü adamın dudaklarında, sırıtarak..
Kuyruk sallayan kadınlar!... Kuyruk sallamazsa kadına hiçbir şey olmaz, çivi sözleri deliyor bin kez perdeyi…
Kadın ‘öteki’ ..
Kadının gönlü olur, erkeğin gönlü doymaz…Erkeğin önünden kadın geçemez..
Uğur Dündar taklidi yapan bir erkek çocuğun sözleri ise yırtıyor beynimi-zi.
‘Pippa’nın Müslüman olmadığı için tecavüze uğradığını söylüyor..yoksa tecavüz edilmezdi ‘diyor..ataerkil düzenin dölyatağından fırlamış hali…
Barış’ın gelini aklıma düşüyor o anlarda…PİPPA…BACCA…’BARIŞ’ yazan gelinliğiyle…
Barış için Türkiye’de dolaşırken kim bilir neler yaşadı, ne derin acılar, ne derin sözler ya da belki de arada umutlar serpiştirdi beyaz gelinliği kefen olmadan önce…
Ötekilerin dünyası çıkıveriyor siyah gelinle konuşan iki kız çocuğun dillerinde..
‘Siyah giymişsiniz, sizi Kürt sandık’ diyorlar..
Siyah giyenler Kürtlerdi, çocukların ötekisinde ..Neden? Kürt kadınları niye siyah giyer? Ağıtlar mı bunu sana söyletti çocuğum, diyeceğim ama perde sessiz!..
En ilginci de Elmas’ın siyah gelinlikli yolculuğunda kentlerin tehlikeli olduğu dikkat çekerken, kasaba, köyler ..yani küçük yerlerinde saflığında siyah gelinlik daha rahat yol alıyor..
Filmin perdesi siyah gelinin masmavi gökyüzünde yeşilliklerin içinden kaybolması ile kapandığı anda, Bingöl Elmas “. Seks işçisi, casus, polis, hatta deli olduğumu düşünenler. `Etrafı savaşlarla çevrili bir ülkede yaşayan biri olarak barış hepimiz için gerekli, aynı şekilde insanlara güvenmek de öyle. Bacca`nın bu iki mesajı beni yola çıkardı` diye konuşuyor.
`Siyah gelinlik mi olurmuş?` sözü her yerde…
31 Mart 2010 Çarşamba
NAMAG (Hacadur Dedeme Mektubumdur'un Ingilizce cevirisi)
NAMAG
My Letter To My Grandfather Temo (Hacadur)*
Grandfather; I feel somewhat strange again these days.
Great fellows speak on televisions, I listen...
I always remember you...
I think about you...
What kind of a burden is this; too hard to carry...
No one wants to understand...
What kind of deafness is this, grandfather?
Reminding me of your eyes with cataract...
I feel your pain while you were talking about things you had witnessed between the ages of 12-15…
Great fellows speak, grandfather; most of all, they say “document”, “evidence”…
Those are the moments that I am confused the most, the moments I remember you…
You and I know the reason but they do not…
If I tell them your story, grandfather, do you think they will understand?
That you watched your family being assassinated from a hole in the haystack where you hid for seven days…
That they bayoneted the belly of your pregnant sister-in-law in the shape of a cross,
(they have been made to believe that they will go to heaven when they kill ‘haco’s, ‘haco’s should be killed with a cross)
That you watched one of your yet creeping cousins being separated into two by a ‘human’(!) who stepped on one of his legs while holding the other apart…
I feel pain, grandfather….a lot of pain…
You stay alive with the help of a lord who hid you…
You work for him for years, in exchange for food…
One day you see Emo near the fountain and you love her…
Emo; (Evan) She, too, is a massacre survivor…
(Much like BC and AC, you used to say “before massacre”, “after massacre” in order to describe the time of an event)
She has married a guy at the age of her grandfather and given birth to three children...
When you meet her, Emo is a widow, alone with her children...
You propose and you get married with a religious ceremony…
You cannot have an official marriage, because; you do not have a record, all the records have been burned…
According to official records, you are a non-living, non-existing person…
You have children...
You call them Ohannes and Araksi, in the father field, they write the name of Emo’s son Yakup (Keko Yako), from her first husband
Since you are not living(!), you cannot give your name to your children…
After all that you had witnessed during the “Massacre” time, you never stepped into a government office again…
Even your son-in-law from Sason could not understand this fear of you, they did not understand, grandfather…
American ships had come to pick up survivors but you said; "this is our country, our land, everything is now over" and did not leave the land you were born in…
You did not go…
Years later, children and grandchildren moved to Istanbul one by one.
You and Emo still did not leave your Diyarbakir...
One night Emo slept and did not wake up...
She was buried to the land that she loved…
You had no other choice left, but to move to Istanbul…
You unwillingly left your beloved -in spite of all the pain you had- Dikranagerd… Your Diyarbakir…
Your story would not end in Istanbul…
You were grieved one more time a few years later, when your son Ohannes decided to move abroad…
You were an Anatolian man, living with your daughter would mean living with your son-in-law.
You could not accept it, and got sick shortly after your son moved to Belgium…
They put you in Surp Pirgic Armenian Hospital…
Every time your daughter Araksi came to visit you (every day, she used to visit her father after taking her daughter to school),
You used to say "Let me go to my son and die"...
"Just let me go"
You stayed in the hospital for a year...
You son-in-law from Sason tells about your situation to one of his friends –who is a police officer- that he knows from the years he served as a "tahagan".
"There is a law" he says, "for haymatlos (stateless), that they have a right to get a passport just for once”
The means of taking you to your son has been found…
The photographer is brought to the hospital, your photograph is taken, your passport is issued and you go to your son…
You leave the land, where your ancestors have lived for thousands of years, with a passport on which there is a “stateless” stamp…
And what you said comes true as you had wished for a year…
The news of your death reaches us one month after you reach your son…
I came to visit you last March grandfather, you sleep side by side with your son; in Brussels city of Belgium…
What am I supposed to do now, grandfather?
Great fellows say “DOCUMENT” on and on, grandfather…
When they say "DOCUMENT", I think about you…
And do you know, grandfather, what I too want from these great fellows?
To document that they are “HUMAN”
I too want “DOCUMENT”, grandfather!
I want “DOCUMENT”!
Anjel Dikme
Paris
*Translated from original Turkish version by Ilda Tanoglu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















