İnsana Yolculuk

İnsana Yolculuk
www.norradyo.com

5 Temmuz 2010 Pazartesi

ANJEL DIKME ROPORTAJ:ALFORTVILLE ERMENILERI

Nedir DIYASPORA Dedikleri?



Yillardir duyardim bu sozcugu. 
Turkiye’de iken; sozlu argumanlarda diyaspora sozcugu kullanilirken ,  masa ya da sandalyeden bahsedilir gibiydi.
Ya da;  soyutlastirilmis birer kavram gibi cansiz, ruhsuz, anlami tam da yuklenmemis, oylesine "BIR SEY" den bahsedilir gibi kullanilan bir sozcuktten ibaretti.

 " Diyaspora "  denen 'SEY' in 'INSAN'lardan olustugu gerceginin unutuldugu, unutulmak ve unutturulmak istendigi argumanlar... 
Hem de yeryuzunun, belki de en acili, en kahirli insanlarindan olusan …

"Bir kitap okudum hayatim degisti " cumlesini hatirliyorum.
 Bir kitap ismiydi sanirim. 
Yanlis hatirliyorsam duzeltin lutfen.
 Ben size hayatimi degistiren bir kitaptan degil, ' Degisen hayatlari ' anlatan bir kitaptan soz etmek istiyorum…
Neden degisir hayatlari insanlarin ?
Neden kaybederler tum sahip olduklarini ?
Binlerce yillik emekle olusturduklari kulturel miraslarini,  ekonomik birikimlerini neden birakirlar arkalarinda ?
Kanla, aciyla, gozyasiyla birakirlar ustelik…
Neden?

Ve ; yeniden baslarlar yasamaya.
Asilirlar hayata, inadina !
Iste bunlari anlatan, basit, konusma diliyle yazilmis bir kitap okudum ve  diyasporaya bakan penceremdeki goruntuler degisti…
Paylasmak isterim…
Kitap Alfortville’le ilk gelen Ermenileri anlatiyor…
Kah  aci duyarak, gozlerim yasararak, kah gulerek okudum  oykuleri… Tam bir " Koyden indim sehire " sahneleriydi onumde sergilenen (geldikleri ulkenin dilini bilmemelerinden oturu yasanan komiklikler)…

 Once gemilerle Fransa’nin guney sehirlerinden Marsilya’ya getirilmisler…
Is yok, ev yok, sokaklardalar…
Birileri duymus  "  Paris ‘te is var. "diye…
Alti kisi gelmis Paris ‘e, gitmisler Ermeni Kilisesi’ne (Jean Goujon)…
" Biz geldik, is ariyoruz. " dediklerinde…
Onlara; " Alfortville’e gidin, orda fabrika var ."  cevabi verilir...

VE; boylece baslar Alfortville'deki Ermenilerin hikayesi.
Yil 1923.
Alfortville bir tarla.
 Birkac ev var yalnizca…

"Ne is olursa yaparim" modundaysaniz, hemen is bulursunuz, bilirsiniz bunu…
Fabrikada calismaya basladiktan sonra haber salarlar onlari bekleyenlere; "Gelin buraya." derler, "Bizim koye benziyor burasi." 

Geldikleri,terketmek, arkalarinda birakmak zorunda kaldiklari topraklara, vatana benzeyistir en cok aradiklari...

Alfortville  bir koy…
Alfortville’de bir sey yok…
Degersiz Alfortville…
Bu kimin umurunda "Bizim Koy'e" biraz da olsa benziyor ya, yeter bu...

Baslarlar calismaya. Once "Teneke Palace'i" kurarlar…
Neden " Teneke Palace?"
Kiralamak istedikleri yer, bir ahir gibidir.
 Mal sahibi, " Tamam burayi kiraliyoruz"  dediklerinde ; ' deli bunlar' anlamiyla dolu  bakislarla bakar yuzlerine…
Ama , onlar  ne yaptiklarini, ne yapacaklarini, kendilerini ve ne istediklerini bilerek tutarlar bu yeri…
Kadinlardir pazarligi yapan,  kadinlardir en cok calisan…
Tenekeyle onarirlar damini, her yerini…
Bu nedenle "Tenekeden Saray laridir onlarin…
Gabuyd Hac’in (Mavi Hac)* mekanidir oncelikle…
Okuldur , cematin toplanti mekanidir ayni zamanda…
 Toplantilar, sosyal, kulturel tum aktiviteler burda yapilir…
Sandalyeleri yoktur…Kilise’deki sandalyeler, Pazar ayininden sonra buraya tasinir…
Sandalyeler bir Kilisede , bir Teneke Palas’da hizmet gorur…
Toplanirlar;  once birinin, sonra digerinin evini , hep birlikte insa ederler…
Yasamlari hep bir paylasimdir, yardimlasmadir…
Sanki, unutmuslardir daha dun olanlari.
Neden burda olup, yeniden bir ev, yeniden bir yasam kurma kavgasi icinde olduklarini…
Zaman dusunme vakti degil, calisma vaktidir, bilincsizce bilirler…Bilirken bilmezler…Yasamaktir aslolan…Ve yasarlar…Oncelik ; yasamindir cunku…

Radyo kurulur…Adi radyo Azk’dir…
Merkezi Paris’tedir…Hasmig ve Arsaluys’a (kitabimizin yazari) , radyoda program yapmalari teklif edilir…"Tamam " der Arsaluys "Ama ne anlatacagim ?"
Hasmig ; " Sen Alfortville’lileri iyi taniyorsun, onlarla konus ve bunu anlat " der…
Aklina yatar Arsaluys Sarkisyan’in ve baslar ev ev gezmeye, sormaya, ogrenmeye gecmisi, yasananlari…

Yil 1983’den 1984’e kadar ev ev dolasir…
Ve her sohbetini, o hafta radyodan anlatir…

Gelirler 2007’ye…Fransa’da Ermenistan yilidir…
Yine Hasmig oncu olur " Kitaplassin, anlatilanlar " der…Alfortville Belediyesinin destegiyle yayinlanir kitap…
Okunmasi kolay, fotograflariyla zenginlesmis, benim gibi bes yillik Fransizcasi olan bir okurun bile anlayabilecegi bir dille yazilmis bu sahitlik belgesi cikar ortaya…

' Diyaspora ' dedikleri, tam da bu insanlardir…
" Merci la France, merci la France " diyorlar… "Savaslardan sonra , insana ihtiyaclari olmasaydi bizleri kabul etmezlerdi, ruya gormeyelim " diyen… 
Sokaklarda, elma yiyerek beslenen... 
Hayatta  kalma savasina devam eden. 
Hayvanlarin kalmayacagi; rutubetli, islak yerlerde yasamak zorunda kalan (ki cogu varlikli aile cocuklariydi 1915’den once)" Insanlar toplulugu " demek diyaspora…
Kendi halkindan, Turkiye’li Ermenilerden ,Turkce tek bir kelime duydugunda ofkeden deliye donen, " Siz Turksunuz !" diye saldiran, horgoren bu insanlarin, bugun evlerinde Turkiye televizyonunu izledikleri gercegiyle karsilastiginizda daha bir anliyorsunuz  tepkilerinin kaynagini…(Ozelikle Hrant'in oldurulmesinden sonra bu oranin arttigini gozlemliyorum)
Kisi nefret ettigi insani gormek istemez…
Neden izliyorlar Turkiye televizyonlarini ? 
Ozlem... 
Sevmedigini  ozler mi insan?
Hasret…
Peki insan sevmedigi birseyin hasretini ceker mi?
Merak…
Insan sevdigini mi merak eder  dostlar, yoksa sevmedigini mi?… 
Nefret, asla dogru sozcuk degil inanin, ofkelerinin kaynagini, altinda yatan psikolojik gercegi anliyorsunuz  tum bu gozlemleriniz sonucunda…
Diyaspora dedikleri bu insanlar, hala cok aci cekiyorlar…
Hala ; 1915’in  acilarini dunmus gibi yasiyorlar…
Rahmetli Hrant'in dedigi bir sozu hatirlatmanin tam da zamanidir "Ben kendimi Turk'lerle yasadigim icin sansli sayiyorum " demisti…
Ne cok hakliydi…Nasil da derindi soylediginin anlami...
Neden mi ?
Cunku ; bizler Turkiye’yi , ata topraklarini terketmeyen buyuklerimizin cesaretinin semerisini suruyoruz. 
Biz Turkiye'li Ermeniler, Turkiye’de  1915’den sonra da yasama sansina sahip oldugumuzdan iyilestik...
Ermeni’yi hic tanimayan, on yargili komsularimiza  Ermeni’yi , sanciyla, aciyla, tanitirken iyilestik.
 Ermeni’yi dusman bilen okul arkadaslarimiza,  Ermeni’nin de kendileri gibi  "Insan" oldugunu  gosteren, anlatan bir 'ornek olma' cabasi icindeyken iyilestik…
Ve bizler, ayni ortam icinde yasamis buyuklerimizin, yaslanarak olmesini izledik…
Ofkelerini bile tanimadik...
Sadece hep endise icindeydiler, iflah olmaz bir korku, bizler  ve gelecek kusaklar icin, hepsi bu…
Oysa ki "Diyaspora" dedikleri insanlar toplulugunun ikinci, ucuncu kusagi buyuklerinin cogunun delirerek  olmesini izlemek sansizligini yasamislar…
Bu gercegi ogrendigimde; asirlik aciyi  tum hucrelerimde bir kez daha  hissettim, bir kez daha utandim insan kimligimden...

Insan yaslandiginda, gecmisini hatirlar , gecmisini konusur ve yasar bilirsiniz…
Iste bu 1915 magdurlari, yaslandiklarinda, insan olmanin kacinilmaz sureclerinden olan yasliligi yasarken o gunlerine donmusler ve sanki o gunleri tekrar yasamislar…
Kimi, on yasinda bir cocuk olmus " Geliyorlar ! geliyorlar ! cocuklari saklayin ! " diye haykirarak, yastikla yuzunu orterek, buzulerek, korkuyla, delirerek  can vermis…
Kimi ; gelen askerlerin tecavuzunden korumak icin, oldurmeye kalkmis, esini…
Ve bu insanlarin, cocuklari, torunlari bunlari gorerek buyumus…
Devlet’in inkar politikasi; hayatlarinin gercegini bilen bu 'INSAN'lar icin ne kadar yaralayicidir anlamak cok zor olmasa gerek, duyarli yurekler icin…
Vardigim sonuc; "Diyaspora" dedikleri ; aglayan bir cift goz, aciyla yanan bir yurek, koparildigi topraga ozlemle kanayan bir yurek…
Kokler hala aciyla kaniyor…
Gordugum, nefret degil  dostlar; ACI !…
Hem de cok derin bir aci…
Dort kusak gecmesine ragmen, hala buram buram Anadolu kokan insanlar demek "Diyaspora"…
(Kendilerinin bile farkinda olmadiklari bir gercek  bu diye dusunuyorum…)
Hala kaniyorlar, oluk oluk…
Ve inkar , bu kanamayi hergun biraz daha artiriyor…



KITAPTAN CEVIRISI YAPILMIS BIR MEKTUP

Meslegi porselen dekoratorlugu  olan, siradan bir adam tarafindan yazilmis acik mektuptur.
Pek muhterem Gazete Idarecisi beyefendiye;

Ben, bir 1915 soykirimi kurbaniyim ama yasamim  boyunca asla siddeti dusunmedim.
Kalabalik bir aile idik. Tanri ebeveynlerime bes kiz, iki erkek cocugu ve uc torun vermisti.
Babam muteahitti, onuc (13) iscisini en iyi sekilde yonetirdi, saygin bir insandi.
Kizkardeslerim, bolluk icinde ve annemin sevkatli oksayislari altinda yasiyorlardi.
Cok cekici ve zarif genc kizlar olmuslardi.
Ovguye deger bir egitim almislardi.
1914'de; buyuk kiz kardesim Snorhig'in bir kizi olmustu, esi Turk ordusunda askerdi.
Ikinci kizkardesim Siranus'un iki cocugu vardi. Kocasi, koyumuzun bosaltilmasi sirasinda Turk jandarmalar tarafindan vuruldu.
Ucuncu kizkardesim; 18 yasindaydi, iyi yetismis, egitimli bir gencle nisanliydi, O da Turk ordusunun hizmetinde askerdi.
Dorduncu kizkardesim Seruzar ve besinci kizkardesim Lusadzine okul caginda idiler.
Erkek kardesim Mihranig 6 yasindaydi.
Herkes surgun edilmisti. Ben ise onlardan uzakta, felcli bir buyukannenin basucunda yapayalnizdim.
Rum ve Turklerin karisik yasadigi bir kasabada, dort yildan beri, sevdiklerimden ayrilmis olmanin acisini cekiyordum.
Aclik ve susuzlugu tadiyorduk, Turk cocuklarinin tacizlerine mahsur kaliyorduk.

Bir gun, yasli bir kadin bana yaklasti ve "Oglum savas bitti, biz evimize donecegiz, siz ailenizi yeniden gorebileceksiniz, eger katledilmedilerse " dedi.
Afallamis kaliyorum,katliam sozcugu beni sok ediyor, anlayamiyorum.
"Fakat neden Madame, 6 yasindaki, masum kardesim ne yapti ki?"
"Oglum, O hicbirsey yapmadi, fakat; O hristiyan bir aileden dogdu hepsi bu" dedi.
Gunu gelince, dogdugumuz koyun yolunu tutmustuk.
Zayif dusmustum, cunki savas boyunca gerekli yiyecegi bulamamistik fakat sanki Allah bana bir guc  vermisti, gruptakilerden daha hizli yuruyordum.
Bes gunun sonunda koyumuzun sinirina vardigimizda ; ayaklarim sismisti fakat acilarima aldirmadan evimize dogru kostum.
Babamin insa ettigi haliyle duruyordu, el surulmemisti, dokunulmamisti. Nihayet kapinin onundeyim, fakat ; bizimkileri asla bulamiyacagim gercegiyle 
karsilasmak endisesi; benim kapiyi vurmama engel oluyordu.
Sonunda, bir yurek carpintisi ile caliyorum kapiyi. Merdivenlerin gurultusunu duyuyorum, kapi aciliyor...
Fakat kim bu insanlar, ailem nerede?
Kizkareslerim, taparcasina sevdigim Mihranig?
Kimse konusmuyor, anliyorum ve aglayarak, bir kopek gibi uluyarak; "sevdiklerimin olmadigi bir evi ben ne yapayim" diye  haykirarak kendimi disari atiyorum.
Ve evi, icinde oturan insanlara birakiyorum.

Halkim beni yalniz birakmiyor, etrafimdalar, beni Istanbul'da bir okula yollamayi kararlastiriyorlar.
Kendimi bir Ermeni okulunda buluyorum, ama ne ogretmeni dinleyecek gucu,  ne de okuyacak gucu bulamiyorum.
Surekli ailemden, sevdiklerimden gelecek haberleri bekliyorum. Uc haftanin sonunda tumuyle umudumu yitirmis durumdayim.
Sonsuz acilarimin, iyilestirici tek tesellisi; ogretmenlerimin bana gosterdigi merhamet, ozellikle OCHAGAN...
Sonra Fransizca dilinin yumusakligi, ruhumu   yatistirmaya basladi.
Okulun muduru bana bir defter vermisti.
 Ilk sayfasina katledilen sevdiklerimin adini yazmistim ve her aksam uyumadan once okuyordum.
 Bu benim duamdi.
 Halbuki Istanbul'da yasayan ogrenciler cok neseli idiler.


Bir kac yil gectikten sonra bir gun ogrenecektim ki Turkler koyumuzu yakmislar.
Bu beni hic uzmemisti ama babamin mulklerini, arazilerini dusunuyordum.
Istanbul Baspiskoposu'na (L'Archeveché de Constantinople) bilgileri verdim.
Daha sonra Kemal'in gelmesi ile, bizi Yunanistan'a yolladilar.

1915'den beri, nereye gittiysem; bes kizkardesimin, yegenlerimin, erkek kardesimin ve ebeveynlerimin siluetleri daima gozlerimin onundeydi.
Boylece; buyuk aci icinde , kaygi ve endise icinde yillar gecti.

1915'den beri, gunes benim icin hic parlamadi, ne yilbasim ne bayramim olmadi...
Annemle birlikte olmus olmayi ve  O'nunla gomulmus olmayi isterdim...







                                                                                         Asadur KUYUMCUYAN  
                                         ARSALUYS SARKISYAN
                        Fotograf:SAYAT TOPUZOGULLARI

Bu roportaja konu olan kitap Fransizca yazildi; roportaj Ermenice yapildi ve Turkce kaleme alindi...
Bu bile anlatmiyor mu cok seyi?


Osmanli'nin fetihleri sirasinda, 16. yuzyilda Agn, Ani, Palu gibi  tarihi ermeni sehirlerinden daha batiya kacarlar.
1528'de  goctukleri Bursa'nin bir koyu olan  çengiler  de (Tchenguiller)  bu yeni yerlerden biridir.


Bay Dilsizian, Momdjian; Allaverdian, Narguiledjian ve Nahabédian ; Alfortville'i 1912-1916 yillarinda  kesveden ilk bes Ermenidir. 

Fakat Arfortville'in gercek dogusu;  1923'de calismak icin, ailelerini Marsilya'da birakip geldikleri Paris'te , Jean Goujon Kilisesinden aldiklari  "Alfortville'de fabrika var orda calisabilirsiniz"  bilgisiyle buraya gelen alti çengiler'li ; Gabriel NEDILIAN, Sirun PABOUDJIAN, Sirun MARKARIAN, Mikael ve Takvor BEDROSSIAN  kardesler ve Hampartsoum'la  baslar. (Hampartsoum tek kisidir burada kalmayip, yoluna Guney Amerika'ya kadar devam edecek olan).

 Marsilya'da ipek kozasi imal ederlermis ve Alfortville'e yollarlarmis. 
Ipler Alfortville'e gelirmis.

Bu ipek kozasi imalati durumunun anlasilmasi icin daha eskilere bir goz atmamiz gerekiyor.
Sizlere ; Alfortville'e ilk gelenlerin, Bursa'nin bir koyu olan Cengiler'den (Sen Guler) Fransa'ya goctuklerini soylemistik.
Iste, nufusunun tamami Ermeni olan bu 6-7 bin kisilik  Bursa koyunde halkin gecim kaynagi ipekcilikmis.
Tam bes fabrika varmis.
( Cengiler'le ilgili bir kitapta gordugum, o doneme ait bir fotografta bu fabrika bacalari tek tek sayiliyordu.)
Bu isi yapan aileleri soyle siraliyor Mme. Sarkisyan " Benim ailem, Pabucyan ailesi, Papazyan ailesi, Trayan ailesi, diger isimleri hatirlayamiyorum"

Kitabin bu bolumunden ogrendigimiz onemli bir bilgi de su;
Gomidas Vartabet, onlari dinlemekten,onlarla konusmaktan zevk aldigi icin , koylerine  sik sik ugrarmis.

Iste bu ipek ustalari, 1915'den once urunlerini Marsilya'ya kadar pazarlamislar.
Zenaatkarlari, bankasi,kilisesi,kutuphanesi, tiyatrosu ile son derece gelismis, zengin bir yer oldugunu ogreniyoruz Cengiler'in...

Yuzotuz (130 ) sayfalik bu  kitabi olusturan her hikaye, her yasam oykusu ayri bir  aciya, ayri bir yasamda kalma mucadelesine sahitlik ediyor...
O gunleri yasayanlarin; neden? nasil? "Diyaspora" olduklarinin aci ve gozyasi dolu hikayesini  ilk agizdan ogrenmek can acitiyor...

Kitabin turkce'ye cevrilmesinin,  iki halk arasindaki iletisim koprusunun kurulabilmesi icin gereken empatinin olusturulabilmesine katkisi olacagini  dusunuyorum... 

Mme. Arsaluys Sarkisyan'a;  bu degerli calismasi icin saygim ve sevgimle  harmanlanmis tesekkurlerimi sunuyorum...




Anlatiyor Mme. Sarkisyan;

"Toplantilar once evlerde yapilir, sonra teneke palas'i kurarlar.
Bugunki kilise 1930'da bitirilir.
Mintancan adli biri verir gereken parayi ve yapiminda gencler calisir.

Dersler, Hayahump'ta verilir... 1939' dan 1945'e hayat durur...
Herkes sadece calismayi dusunuyordu...Cunki yasamak gerekiyordu.
1960'dan sonra sosyal hareketler patladi...
Tasnaksutyun ve kizillar cok calisiyordu...
60'a kadar okul ve kilise vardi.
60' dan sonra yavas yavas, bizim kusakla, tarihimizi ogrendik...

Ailemiz savastan cikmisti, savas kusagiydi, hep sustular ve sadece calistilar hayatta kalmak icin...
60-65 den sonra bizim kusak basladi, filimler ve gosteriler yapmaya...
Ve o gunden  sonra, bu gune kadar kimse sesimizi susturamadi...
Ailelerimiz dogal olarak Ermeni irkina mensuptu, oysa biz 'sectik' Ermeni olmayi...
Ermeni kalmayi sectik biz.

Savas bittikten sonra zengin zamani yasadik.
Gercek anlamda  zenginlik degildi ama cok is vardi ve biz mutluyduk.
Bugun ozgurluk var ama mutluluk yok.

Savastan sonra, konfeksiyon isinde calisti Ermeniler, cok is vardi. Bugun is yok.."

Saatler suren soylesimizin bazi bolumlerini atlayarak geciyorum. 
Bunlarin; ozelikle MCA'nin kurulusu ve daha sonra bu cati altinda gerceklestirilen, kulturel calismalarin , 
toplumunun en verimli, en caliskan hakki odenemez emektarlarindan 
sevgili Hasmig Nadirian-Kévonian'i da anlatacak, derinlemesine islenmesi gereken , basli basina  konular olduguna inandigimdan...

"Size son bir soru sormak istiyorum" dedim "Hrant'in oldurulusu hakkinda ne dusunuyorsunuz?"
Derin bir nefes aldi, daha cok yuzyillik acinin ice cekilmesi gibiydi bu nefes alis...

"Hrant Dink...
Cok uzulduk...
Ne zaman anlayacaklar, bilmiyorum.
Ne zaman anlayacaklar? 
Sonu var mi bunun?
Halk bir gun anlarsa belki birseyler degisebilir...
Biz de yorulduk...
Hic durmadan anlatmaya calismak olanlari...
Butun hayatimiz gecti bununla...
Yeter artik! 
Bizler icin cok zor...
Bitsin artik...Biz de istiyoruz sayfa donsun...
Babamin mamasi son gunlerinde aklini yitirdi ve butun hayatini yeniden yasadi...
Butun kardeslerinin adini verdi babama, kardesi saniyordu O'nu...
Ve; "Cocuklari saklayin! Geliyorlar! Geliyorlar!" diyerek oldu...Unutabilir misin bunu?

Affetmek icin, af dilemek gerek oncelikle...
Tanri bile af dilemeden affetmiyor...
Affetsem de unutamam gorduklerimi.

Bir gun once anlamalilar... Sadece bizim icin degil; kendileri icin de anlamalilar artik..."

Buraya; kitabin 22. sayfasindan bir alinti yapmak isterim ...

"Istanbul'da,  Hacadur, Lusine'nin babasi, askerler 1915'de kendisini goturmeye geldiklerinde bir Turk arkadasi tarafindan saklanir ve yasami kurtarilir.
Zamani gelip, ortalik durulunca, hayatini kurtardigi arkadasini yurt disina yolcularken gozyaslari icinde sunlari soyler yasli adam:
Sizler icin agliyorum Ermeniler cunku;  ben sizleri cok seviyorum ama sizsiz  ne olacagiz diye, en cok biz Turkler icin agliyorum."



"Zamaninda; kizlar kucuk yasta calismaya baslardi ama ben ogretmenimin ogudune uyup bir yil fazla okudum. Bu bir yil bana ilerde ogretmenlik yapma imkani sagladi. Emekli olana kadar da meslegimi yaptim."
O'nu tanimama vesile olan meslegine nasil basladigini bu sozlerle anlatiyor Mme. Sarkisyan. Benim de ilk fransizca ogretmenim oldu Paris'te. 2002 yilinda basladigim aksam kursunda ogretmenim olarak girdi hayatima. 
   
Isil isil, insan insan bakan mavi gozleri, kisiyi sevgiyle sarmalandigi hissiyle bulusturmaya yetiyor. Konustugu konu her ne olursa olsun; inanarak, samimiyetle,  beden dilini de katarak kendini ifade edisi, O'nu her dinleyip izledigimde bana; 'Buram buram Anadolu kokuyor' dedirtmistir. 
Varligiyla bulundugu ortami zenginlestiren, mutevazi kisiligiyle, her zaman ornek alinasi bir sembol, tanimaktan onur duydugum bir sahsiyet...Arsaluys Sarkisyan.
Bu roportaji yaparken tek amacim, yuzyillik aciya son verebilmemiz icin ihtiyac duydugumuz tek seye ; EMPATI'ye biraz olsun vesile olabilmekti...
Tarih diye adlandirilan su eski , kuf kokan kitabi iyi okudugunuzda,  "halklarin dusmanligi "gibi bir kavramin olmadigi gercegiyle bulusuyorsunuz...
Yasananlarin,yasamak zorunda birakildiklarimizin tumunun, egolarinin esiri bireylerin; iktidar hirslarinin tatmini ile egolarinin doyurulmasi cabalarinin dogurdugu sonuclar oldugunu gorebiliyorsunuz.
1915' i bire bir yasamis buyuklerimizden hep duydugumuz o cumleyle bitirmek istiyorum, son soz onlarin olsun: "GITSIN O GUNLER BIR DAHA GELMESIN, ALLAH  DUSMANIMA DAHI YASATMASIN"...

ARSALUYS SARKISYAN'IN BIYOGRAFISI:

23.12.1943'de Crèteil'de dogar. (Paris )

Babasi; Garbis Pabucyan (  Dogum yeri  Konya- ),
Mamasi Luiz Dervartaryan (1924 Fumel/Fransa).

1957-58 okul

1965    Harutyun Sarkisyan ile evlenir.

1967    Gabuyd Hacuhi olur

1968    ilk cocugu Vartan Sarkisyan  dogar

1969    ikinci cocugu Varujan Sarkisyan'in dogumu

1969     MCA' yi kurarlar (Maison Culture Arménien)

Ocak-1970 resmi acilis gerceklesir.

1976'da  Yapinin insasi biter.


Emekliliginden sonra da halkina hizmetlerine devam etmektedir.

Bir yandan; Gabuyd Hacuhi olarak calismalarina devam ederken, diger yandan da
           
MCA'da (Maison Culture Armenienne)  Ermenice ogrenmek isteyenler icin duzenlenen kurslarda ogretmenlik gorevini surdurmektedir...

Mme. Sarkisyan'in kitabina attigi imzadir:
 "Nerden geldigimizi bilmek; kim oldugumuzu ve nereye gittigimizi anlamamizi saglar"
                                                             Arsaluys Sarkisyan
                                                            22 / 3 / 2007 - Paris
    à Angèle;
Savoir d'où l'on vient, permet de comprendre qui l'on est et où l'on va... 
                                                    Bien affectueusement
                                                        
                                                       Arsaluys  
"Nerden geldigimizi bilmek; bizim kim oldugumuzu ve  nereye gidecegimizi anlamamiza olanak saglar..."



16 Haziran 2010 Çarşamba

NİLÜFER...

vicdan kayır

Nilüfer bir adı da lotus çiçeği. Köksüz çiçekler

Ülkesinden sürgün edilenler koklarmış nilüferi
Efsaneye göre koklayanlar kök salamazmış
Ondan mı kök salamam hiçbir yere
Kosova'dan soykırımdan kaçan babaanne, lap nehrinde mi buldun nilüferi?
Yoksa köyünün bahçesindeki havuzda mı kokladın?
Nilüfer büyük sularda yaşayamaz. Küçücüktür kaybolur. Okyanuslarda kaybolan bir balıkçı gibi
Nilüfer çiçeği gibiyim. Kök salamam hiçbir yere.
Rüzgârın notalarında sazlıklar eşlik eder yalnızlığıma bazen

Bataklıklarla çevrili suevimde köksüz yaşarım!
Canım yanar beyaz elbiseme dokununca çamurlar
Her an bir yerlerime çamurlar, dikenler batabilir
Nilüfer çamuru yaşatmazmış çiçeğinde. Silkelermiş
Çamurla nilüferden bir öykü çıkar mı?
Çamurun içinde çamursuz yaşayabilen sürgün çiçeği

Geceler sessizdir, suevimde
Maviler yüreğimi hareketlendirir, açmak isterim milyonlarca
Özgürlüğün türküsünde.
Kar elbisenle üşümem!..Tenin karardığı anlar örtünürüm seninle.
O anlarda bir dağ köyünden gelen çobanın yanık kaval sesinde türkülere yolcuyum.
Bir sürgüncünün gölyazısında.


Her geçen gün daralan suevimde susuzum!
Uzanırım gökyüzüne, gökyüzünün oyuncağı yıldızlara .


Yağmurun susuzluğumu giderir mi?
Bulutların beni taşır mı? Fırtınalara dönüştüğünde de saklarmısın beni yüreğine.
Tenin karardığında uyanmamak isterim maviliğine


Leylekler de mi küstü, ne zamandır uğramazlar suevimin çatılarına
Demek ki, bu yaz da suevim susuz!


Özgürlük çiçeği imiş nilüfer.
Bataklık da nasıl başarır özgür kalmayı?

Gölyazımda sazlıklar bataniyemdir. .

Bırakıyorum köksüz bedenimi nehrine
Kaybolur muyum nehrinde?
Alışık değilimdir nehirlerde sevişmeye

Bataklıklar, havuzlar, minik dereler soluğum
Kır çiçeklerinin, iğde kokularına açarım beyaz penceremi
Aniden gürleyen yıldırımla, şimşekle uyanırım çaresiz.
Depremler suevimde hep.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

ÇEKMEDİK HİÇBİR ŞEYDEN; AMIRA ZİHNİYETİNDEN VE YOLDAŞ PANCUNİLERİMiZDEN ÇEKTİĞİMİZ KADAR- 2-


Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm ve yazmayı istediğim bu konuyu, hatta uzun yıllardır demem sanırım daha yerinde bir ifade olacak benim için, artik kaleme alma vakti geldi...



Öncelikle; Baskın Oran’ın 24-25 Nisan'da Ankara'da yapılan ilk Ermeni Konferansı’nda verdiği bildiriden bir iki alıntıyla devam etmek istiyorum:


"Türkler Anadolu’yu fethedince Kürtler coğrafya sayesinde yarı-özerk yaşamaya devam ettiler, Ermenilerin efendisi ikileşti: Küçük ve yakın olarak Kürtler, büyük ve uzak olarak Osmanlı. Ama bu Ermeni milleti için sorun olmadı. Yeni bir düzen kuruldu ve onun içinde (Hıristiyan Bizans’ta olduğundan daha özerk bir) yer aldılar.


Yalnız, “Ermeniler” derken, aslında sınıfsal olarak iki çok farklı unsurdan bahsediyoruz:


1) İstanbul Ermenileri: Patrikhane ve aristokrat-büyük burjuva Amira. Osmanlı’ya tamamen


entegre,


2) D. Anadolu Ermenileri: Esas olarak çiftçi, zanaatkar ve tüccar. Kürt beylerine her yıl “altın yumurtlamak” yani haraç karşılığında normal bir üretim faaliyeti sürdürüyorlar. Tipik mafya düzeni, yani. Biat ve rahat!"


Doğu Ermenileri, feci hallerini İstanbul’a arz edeceklerdir. Ama Saray aldırmayacaktır çünkü 1839’un öfkelendirdiği Millet-i Hakime’yi durdurmaktan korkmaktadır. Patrikhane ve Amira aldırmayacaktır çünkü bunlar dağlılar ve köylülerdir.


Fakat kısa zamanda iki büyük gelişme meydana gelir: 1) İstanbul’da 1863’te “Ermeni Milleti Nizamnamesi”nin kabulüyle cemaat içinde kurulan komisyonlar şikayetleri dinlemeye başlayacaktır.


Baskın Oran’ın bu yazdıkları beni hiç şaşırtmadı...


Yirmi yıl 'Bolsohay ve Hayahos' bir ailenin gelini olmuştum...


Ben; 'D.Anadolu Ermenilerini temsil ettiğimi bilmeden, böyle bir ayırımın kahramanlarından biri olduğumun bilinçsizliğinde, kesimde yaşananlardan söz ettiğimde aldığım ilk tepkiyi asla unutamam...

"Sizinkiler de rahat durmamış."


"Sizinkiler" kimdi?


Şayet bir ‘Sizinkiler’ varsa, demek ki buna karşılık gelen ‘Bizimkiler’ de olmalıydı, kimdi bunlar?!


Zaman içinde öğrendim neyin ne olduğunu...


‘Bizimkiler’ kendilerine “Bolsahaylar” diyorlardı...


"Sizinkiler" ise onlara göre "Kavaratsiler" di...


O rahat durmayan(!) Haylarin başı benim dedemdi Sasun'da...


Kellesini götürene keseyle altın ödülü konmuştu.


1937'ye kadara silahlarını bırakmamışlardı...


"Meg ankam ce lao, mink irek ankam gidrivitsink"
derdi Sasun Hayereni ile...


(Biz bir kere değil, üç (3) kere kesildik lao.)


"İlk ikisinde kandırıldık, üçüncüde askerleri öldürüp silahlarını alıp dağa çıktık." diye başlardı anlatmaya...


Atatürk’ün 1937'de "Eli bileğine kadar da asker kanına batmış olsa, inin dağdan affedildiniz." demesiyle, Atatürk’e güvenip inerler dağdan...


Ve on yıl sürgüne yollanırlar; asırlardır yaşadıkları topraklara dönmemek koşuluyla...


Bu sürgünde soyadları değiştirilir, iki kardeşin biri Dikme olurken, diğerine Kalan soyadı uygun görülür...


Asırlardır yaşadıkları topraklardan atılmakla kalmamış, sahip oldukları Hazar Petak'dan (Bin Kovan) dolayı hak ederek taşıdıkları Mi-Megr-yan (bir damla bal) olan soyadları da değiştirilmiştir...


Batıdaki Hay kardeşlerimin bu körlüğünü, sağırlığını, aldırmazlığını görmek çok üzmüştü beni, kulaklarıma inanamamıştım...


"Nasıl böyle konuşursun?


Kaçırılan kızlarımızdan haberin yok mu?


Ya çalışıp çalışıp hem Padişaha hem de Kürt ağalarına ödenen vergilerden?


Peki; bazı ağaların düğünden sonra gelini ilk kez kendi yatağına almak istemesinden? Zorbalıklardan?


Seslerini Padişaha duyuramayan insanların; çoluk-çocuk, kadın-kız dağa çıkmaktan başka çareleri kalmamış"...


Evleneceğim ve oğlumun babası olacak insandı bu beni üzen sözleri söyleyen...


"Ben bir şey bilmiyorum, yayam bir şey söylemedi " demişti...


"Bir şey bilmiyorsan sus ve hiçbir şey söyleme lütfen...


Dedem hala yaşıyor. İstiyorsan gidelim sana yaşadıklarını anlatsın. Dinle ve gerçeği öğren."


"Hem bir şey soracağım sana...


Yayan sana varlık vergisini anlattı mı?"

"Hayır"
Ya 6-7 Eylül’ü?

"Biraz."




İşte o gün öğrendiğim ve sonra da hep şahit olacağım bir tutumdu bu 'Bolsohay' kardeşlerimde...


Susmak...


Görmemek...


Duymamak...




Sanki hiçbir şey konuşulmaz ve unutulursa her şey düzelecekti...
Ne büyük yanılgıydı bu oysa...
Kendi gerçeğiyle yüzleşemeden huzura eremeyen birey gibidir toplumlar da...


Hayligi; sadece Hayeren konuşmak ve topik yapmayı bilmek sığlığına indirgeyen, kendi halkına tepeden bakan tavırla yüzleşme vaktinin geldiğini düşünürüm Amira zihniyetli bireylerimizin...


Kendi kişisel çıkarlarını, halkının ihtiyaçlarının önüne koyan bir öncelikler sıralaması yapan bu zatların tarih boyunca verdikleri zararın telafisi asla mümkün ol(a)madı...


Görev aldıkları kurumlarda verdikleri hizmetleri, özellikle yaptıkları bağışları, Ömer Seyfettin'in ünlü hikayesindeki gibi bir "DİYET" olarak toplumun yüzüne vurma densizliğini göstermeleri, tüm çalışmalarının aslında halk için değil, kendi çıkarları için bir yatırım yöntemi olarak değerlendirdiklerine son dönemlerde de şahitlik etmekteyiz üzülerek.
"Hiçbir şeyden Çekmedik Amira Zihniyetinden ve Yoldaş Pancuni'lerden Çektiğimiz Kadar" başlıklı yazımda, bu bakış açısının ne kadar eskilere dayandığını detaylı alıntıladığım bu konuya dair söylenecek sözümüz elbette çoktur...

"Kavaratsi Haylar'in"; İstanbul’da yaşayan büyüklerinin (!) imdatlarına yetişeceklerine inanarak attıkları yardıma çağıran çığlıklarına kulak tıkayan 'Amira Zihniyet'i ne yazık ki bugün de aynı sağırlığı sürdürmektedir...


Hayeren konuşamadığı için halkını küçümseyenlerin öfkesini, anlayışsızlığını anlayamazdım...


Halbuki artık anlıyorum(!)...


Kendi halkına bu kadar uzak, halkının yaşadığı tarihi acılara bu kadar sağır olanlardan başka bir davranış beklemiyorum doğrusu...


Hayların tarihinin İstanbul’da değil Anadolu'da; Sasun'da, Zeytun'da, Musadağ'da, Sivas'ta, Kayseri'de, Harpet'te, Van'da, Kars'ta yazıldığını, Amira zihniyetli bireylerimize hatırlatmak isterim...


En son Malatyalı Hrant yazdı o tarihin en güzel sayfalarından birini...


Ve sizler O'nun da seslenişine kulaklarınızı tıkamıştınız...


İkinci kezdir ki tekrarlıyorum: Hay’in Hay'a bir ÖZÜR borcu vardır...


Amiralar; Halkınıza 'Özür' borcunuz var...


Sakin ola ki bana "Amiralik mi kaldı be kadın?" demeyin komik olursunuz...


Neden mi?


Enver Paşa hala yaşıyor...


Enver Paşa öldüğünde bitecek Amiralik da...


İşte bu nedenle ...


Anjel Dikme


Paris

30 Mayıs 2010 Pazar

ÇEKMEDİK HİÇ BİR ŞEYDEN, AMİRA ZİHNİYETİNDEN VE YOLDAŞ PANCUNİLERİMİZDEN ÇEKTİĞİMİZ KADAR-1


Aşağıda, aslında iki bölüm olarak tasarlanmış olan, ikinci bölümünü henüz yazmadığımdan yollamak için beklettiğim yazıyı bulacaksınız.

Bu konuyu yazma gereğini patriklik tartışmalarını izlerken duydum...
Birinci bölüm, bu kavganın hiç de yeni olmadığını, konuya çok da aşina olmayan cemaat mensuplarımıza biraz olsun anlatması bakımından, önemli bulduğum alıntılardan oluşuyor...
İkinci bölümde ise bu konudaki kendi görüşlerimi yazacağım...

Hani "Özür dilensin " deyip duruyoruz ya...
Ne düşünüyorum biliyor musunuz uzunca bir zamandır?
Bence önce "Hay"in "Hay"dan özür dilemesi gerek...


En son Şirinoğlu örneğinde olduğu gibi, görüyorum ki yüzyıllardır halkının sesine sağır kulaklarıyla Amira Zihniyeti iktidarını sürdürmektedir. :((


Anjel Dikme
ÇEKMEDİK HİÇ BİR ŞEYDEN, AMIRA ZİHNİYETİNDEN VE YOLDAŞ PANCUNİLERİMİZDEN ÇEKTİĞİMİZ KADAR



( I.Bolum )


Hay toplumunun kendi içindeki tartışmaları soğukkanlılıkla izlediğinizde, yazımın başlığını oluşturan bu iki olguyu tespit etmenizin hiç de zor olmadığını göreceksiniz...


Konuyu, yıllar önce ilk kez okuduğumda, beni üzüntülü şaşkınlıklara sürükleyen bir kitaptan alıntılar yaparak açmak istiyorum...


Kitaptan alıntılara geçmeden önce, Fransız televizyonunda bir belgeselde dinlediğim hikâyeyi anlatmak isterim...
Napolyon; Osmanlı’yı karıştırmak için kullanılabilecek azınlıkları tespit etmelerini ister danışmanlarından...
Bir sure sonra sonuçlar ellerinde Napolyon’un karşısına geçerler ve şunları söylerler:


-"Ermeniler hariç hepsini kullanabiliriz efendim. Ermenileri kullanamayız çünkü onlar çok sadıktırlar Türk’lere, nerdeyse Türk'leşmişlerdir..."
Bunun üzerine Napolyon:


-O halde önce Ermeni'leri bölün. der
Ve böylece baslar, Hin Hayastan'da misyonerlik faaliyetleri ve Hay'ların Katolikleştirilme hikâyesi...
Alıntılar yapacağımız kitaba dair bilgiler şöyle;
Yazan: Y.G.Cark, 1953 yılı Yeni Matbaa-İstanbul basımı, Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler (1453-1953)

İşte ilk alıntımız:
Sayfa:27

"İstanbul’un zaptından evvel az sayıda, fakat sonra günden güne çoğalan Ermeniler, yüz seksen senelik bir ikametten sonra, şehrin yerlisi olmuşlardı. Bu tarihten az evvel veya az sonra gelen Ermeniler yeni gelme sayıldılar ve yerliler tarafından pek o kadar iyi karşılanmadılar. Sebebini arayacak olursak, yeni gelenlerin içinde daha fazla sanatkâr, bilhassa kuyumcu, sarraf, mimar bulunması idi. Hatırlardadır ki bunların bir kısmı Kırım’dan, tüccar olarak zaten minevvelinden Cenevizlilerle münasebetleri vardı. Diğer kısmı İran’dan, Gürcistan’dan gelme kimselerdi. Buna rağmen büyük ekseriyeti de yontulmamış ve çiftçi köylülerden ibaretti."


"Pek tabii idi ki yerliler ve taşralı veya şarklı addedilen bu sonuncular arasında mücadele kaçınılmaz bir hal alacaktı.

Görüleceği veçhile, bu kardeş kavgaları gittikçe genişleyerek son zamanlara kadar devam edecek ve çok vahim bazı neticeler doğuracaktır. Adeta Ermenilerin mukadderatı üzerine büyük rol oynayan âmillerden olacaktır. Dahili anlaşmazlıklar yüzünden zayıflayan birliği içinden kemirecek olan kara ve melun kuvvetlere zemin hazırlayacaktır.
Sayfa:28


"Yerliler umumiyetle Kilikya dan Türkiye’ye hicret etmiş bulunmakta idiler.
....Kilikya'da bulunan halk ve ruhanilerin kısmi âzamisi Romaya itaat ediyorlardı, etmeyenlerin de etmeye temayülleri fazla idi. Bu itibarla Kilikya Ermenileri gerek kanaatle, gerekse menfaat için Katolikliği kabul etmiş veya etmek üzere bulunuyorlardı.


İran hudutları dahilinde Ermeniler bu vaziyeti pek beğenmediler, derhal delegeler vasıtası ile faaliyete geçerek Kilikya’yı Roma’dan ayırmak isteyenlerden bir grup teşkil ederek 1441 senesinde Eçmiazinde (Erivan) yeni bir kursu tesis ettiler. Orada oturan reisi ruhani Gatogikos unvanına malik olacak, ve diğer memleketlerde bulunan bütün Ermeniler Ecmiazini ruhanî merkez olarak tanımaya mecbur tutulacaklardı.


İstanbul’un zaptından sonra Bursa’dan İstanbul’a gelen eski Kilikyalılar (1) ise, gerek ruhanî gerekse sivilleri eski ruhanî merkezleri olan Sis'e bağlı olduklarını izhar ettiler. Nasıl ki, Bursa piskoposu Ovakim Sis (Adana) ruhani reis (Gatogokos) tarafından gönderilmiş ve o kürsüye bağlı bulunuyordu. İstanbul’un zaptını müteakip Sultan Fatih tarafından İstanbul’a davet edilerek patrik kürsüsüne oturan Ovakim gibi birçok piskopos ve patrikler 50 sene kadar Kilikya ruhani reisliğine merbut kaldılar. Bunların hepsi yerliler partisini teşkil ettiklerinden çok kuvvetli elemanları vardı."
Sayfa:29

" Günün en nüfuzlu adamı ve yerlilere liderlik yapmayı deruhte eden Abro Celebidir. Hükümet tarafından sevilmiş olduğu için 1664 senesinde Köprülüoğlu Fazıl Paşanın bezirgânbaşı (alım satım amiri) olmaya muvaffak oldu (1). Fırsattan istifade ederek, Abro Çelebi her istediğini yaptırır ve her kararlarını tasdik ettirirdi. Bu adam diğer nüfuzlu çelebileri de etrafında toplayarak 1664 senesinde Ecmiazinden ayrı bir merkez olarak tanınmasını istedi. Türkiye Ermenilerinin yegâne ruhani ve idarî merkezi İstanbul olacaktı. Bunlara Roma taraftarları oldukları için "Horomlu"lar partisi denilirdi.

"Yerlilerin esas gayesi Şarktan gelen Ermenilerin cemaat işlerine karışmalarını menetmekti."


"Şarklılar veya Eçmiazin taraftarları partisi ise mutlak surette millet işerine müdahale etmek istedi. Bilhassa patrikler seçiminde halkın da iştirakini temin etmek, ve bu suretle ermeni kilisesinin güya ananesi olan halk iştirakini sağlamaktı. Fakat esas gaye gizli tutuluyordu ki, o da İstanbul patriklik kürsüsüne Eçmiazin taraftarı oturtarak, İstanbul ve Türkiye ruhanî kürsüsünü doğrudan doğruya Ecmiazin nüfuzu altına koymaktı. Malûmdur ki Sultan Selim I. nin 1513 tarihinde İranlılara karşı galibiyetlerinden sonra, sark vilayetlerinden İstanbul’a esir veya serbest olarak birçok Ermeni geldi ve yavaş yavaş yerleşti. Bunlar şarklılar partisini teşkil ederek gayelerine ulaşmak için canla başla çalıştılar. Adetlerini burada tatbik etmek istediler. Yani, patrik seçiminde halkın da iştirakini istediler.
Bilindiği gibi ve eski fermanlar mucibince patrik veya ruhanilerin seçimi doğrudan doğruya ruhaniler tarafından yapılır ve bilâhare hükümetin tasvibine sunulurdu.
Şarklıların istekleri bu itibarla bu eski ananelere bir hücum sayıldı.


Bundan dolayı buna alışmayan yerliler, hayret ve nefretlerini beyan etmekten çekinmediler."
Ne dersiniz, çok da bir şey değişmemiş değil mi?

Anjel Dikme
Subat-2010
Paris


Sayfa 28-(1) Ermenilerin Kilikya’dan İstanbul’a hicreti hakkında (bak. J. de Morgan, Histoire du peuple arm. sah.293


Sayfa 29-(1) Ormanyan, Askabadum isimli eserinde II 2552 aynı eserin 2555 ci sahifesinde Ermeni patriği Egyazar'in hükümete müracaat ederek Köprülüoğlu'ndan Ecmiazin mümessillerinin memleketten uzaklaştırılmalarını temin ettiğini demekte ise de Ecmiazin taraftarlarının Köprülüoğlu'nun samimilerinden olan Kaymak HAN'ini elde ettikleri için kararın geri alındığı keyfiyeti de tarihî bir hakikattir (bk. çamçiyan, III, 714)

3 Mayıs 2010 Pazartesi

İKİYÜZLÜ ‘NAMUS’ UTANSIN GAYRİ!

Konu, sevgili gazeteci dostum Vicdan Kayır’ın;

"Geneleve dönen sınıflar, köyler, kasabalar ya doğurursa!..
Genelev kafalıların çoğunluğunda sessizlik masumiyeti parçalıyor.
Pencereleri kırık evler soyunmuş kentlerin sokaklarına.."
diyerek bitirdiği, ”Teyze, amca bir imza ver, çocuklara tecavüz edilmesin! ”
http://www.liriye.blogspot.com/2010/04/teyze-amca-bir-imza-ver-cocuklara.html

Başlıklı yazısına beni eklemesiyle tekrar gündemime oturdu...
Kadınların asırlardır yaşadığı cinsel ve ruhsal tecavüzün, çocuklarımıza da el atmasıyla çatlayan bir sabır taşının çıkardığı sese dönüşmüş olan, her sözcüğüyle 'YETER' diye haykıran bu makalenin ardından, kadın kuruluşlarının ortak açıklamaları düştü ileti kutuma..

"Okuldan çıkıp tecavüzcü oluyorsa bir insan, eğitim sistemini tartışabilecek; camiden çıkıp tecavüz ediyorsa dini algıyı tartışabilecek akıllara ve yüreklere ihtiyacımız var"

"Türkiye’nin reformlara değil zihinsel devrime ihtiyacı vardır. "
Diyorlardı, çok yerinde bulduğum tespitlerle...
"Türkiye’de tecavüz en rağbet gören cinsel fantezi haline getirilmiştir. Bugün Türkçe internet sitelerinde tecavüz pornoları Türkiye halkları tarafından izlenme rekorları kırmaktadır. Annesine, kız kardeşine, iş arkadaşına uykuda ofiste tecavüzü eğlenceli hale getiren görüntüleri izleyen bu yüz binlerce insan etrafımızı sarmış, her gün yeni bir cinsel şiddet suçuyla sarsıyor insanlığımızı. Eğitimine, kariyerine, yaşına, sınıfına, etnik kimliğine bakılarak yorumlanamaz tecavüzcüler! Tecavüz, iktidarını güden kişilerce gerçekleştirilmektedir. Kurbanlar, güçsüzleştirilmiş kişilerdir. Kadınlar yaşamın her yerinde güçsüzleştirilmeye devam ettirilen kurbanlar olarak en büyük risk grubu içindedir. Sorun kadın sorunu diye adlandırılamaz artık çünkü tecavüz o sırada erkeklerin erkek olma sorunudur. Tecavüzün erkeklik eylemleri arasında yer almasına sessiz kalan, engel olmayan, kendini ve çevresini etkilemeyen her erkek suç potansiyeli taşımaktadır. İnsanlaşmayacaksanız biz kadınlar olduğunuz hiçbir yerde yanınızda olmayacağız. Tecavüz etmek erkeklikse, hayatımızda erkek istemiyoruz! "
Diyerek bitiriyorlardı seslenişlerini aşağıda imzası bulunan kadın dernek ve kuruluşları...
Van Kadın Derneği
Saray Kadın Derneği
Van KAMER
Mavigöl Kadın Derneği
YAKA Kadın Kooperatifi
Veee... Özgür Kadının Sesi sloganıyla yayım yapan KAZETE'den
okuyorum konuyla ilgili son gelişmeleri:
Bir duyuru karşılıyor beni:

Feminist-İz'den 'Düdüklü' kampanya
http://www.kazete.com.tr/haber_detay.php?hid=5824
 "Feminist-iz adlı kadın grubu, bugünden itibaren 'Sokağa çık, hayır de! Kadın cinayetlerini engelle!' sloganıyla kampanya başlattı"
"25 KASIM’A KADAR SÜRECEK KAMPANYA"
Tüm kadınları seslerini çoğaltmaya çağıran Feminist- İz grubu sözcüsü Aytekin, bugün başlattıkları isyan çığlığının 25 Kasım'a kadar sürecek bir kampanyanın habercisi olduğunu ifade ederek şunları söyledi:


"Bundan sonra hangi ilde bir kadın öldürülürse o ilin Emniyet Müdürü hakkında suç duyurusunda bulunacağız. Balkonlarımıza pankartlar asacağız. Her hafta bir semtte eylem yapacağız. Cinsiyetçi bir dil kullanarak haber yapan basın kuruluşlarını deşifre edeceğiz. Bilinsin istiyoruz; 1 Mayıs'tan başlayarak her gün saat 21.00'de sokağa, balkona, pencereye çıkıp bir dakika boyunca düdük öttürecek, kadın cinayetlerine karşı ses çıkaracağız. Gürültü yapacağız, rahatsız edeceğiz, hatırlatacağız. Biz feministler bu davanın hem şahidi hem davacısı hem de takipçisiyiz. Bu davanın hem sanıklarından hem de azmettirenlerin hesap soracağız. Tüm kadınları; sesimizi çoğaltmaya çağırıyoruz."

"İyi de Anjel sen ne düşünüyorsun bu konuda?" diye soran sesinizi duyar gibiyim...
Sevgili Vicdan’ın yazısını okuduktan sonra düşündüklerimi bir yorumla bildirmiştim kendisine, öncelikle bunu paylaşmak isterim sizlerle:
Yüreğimi bir el boğuyor...
Toplumun; yaşama, insana ve kadına dair durusunun ikiyüzlülüğü hiç bu kadar çırılçıplak kalmamıştı...
"Kadınlar başını örtsün, evde otursun, tahrik oluyoruz" diyenler için bulduğum çözümü uygulamaya koyma vakti geldi diye düşünüyorum..
Nedir mi önerim?
Erkekler evde oturmalı, toplum içine çıkmaları yasaklanmalı...
Madem  ki tahrik olan onlar, eve kapatılması gereken de onlardır diye düşünmüşümdür her zaman...
Kesinlikle, gecikmeden bu tedbir alınmalı, kadınları bırakıp, çocuklardan tahrik olmaya da başladılarsa bu gidişat ürperticidir...
Hastaneden dışarı salınan bir ruh hastası kadar tehlikelidirler...
Kadının bir 'Delikten', erkeğin ise 'Yüz gram etten' ibaret sanan bu insan müsveddeleri için sarfedeceğim sözcüklerim bile bana gücenecektir bilirim...


Bu nedenle susarım...


Kulaklarımda; o çocukların ruhlarının yakarışlarıyla susarım...


Toplumun iki yüzlülüğünün utancıyla susarım...


Vicdan kadınım...


Sen ve senin gibi yüreklerle bulurum sözcüklerime sarılma gücünü...


Yeniden... Yeniden...


Kalemin hiç durmasın... HİÇ...


Evet, ilk tepkim buydu...
Ama soğukkanlı düşünüp, değerlendirdikçe olanları sevinir oldum...

Bir tabu daha yıkılıyor...


1915 gibi, bu da toplumumuzun konuşmaktan kaçındığı konulardan biriydi diye düşünürüm...


Aslında hep yaşanan, hep olan ama 'namus' denen, erkek hegemonyasının yarattığı ve kadının bacak arasına sıkıştırdığı bu sahte, ikiyüzlü ve korkakça bulduğum kavramın kuşatılmışlığında yaşamaya alıştırılmış toplumun asla konuşmaya cesaret edemediği bu konular artık güneş ışığının aydınlığından yakasını kurtaramayacaktır...


Babası tarafından tacize uğradığını söylediği için, babasının yakınları tarafından sokakta görüldüğünde "Bizi rezil ettin "diyerek yüzüne tükürülen ve bu tavırdan sonra intiharı seçen genç kızın düşürüldüğü 'utanç ve suçluluk' duygularını, suça ve suçluya arka çıkan ikiyüzlü toplum bireylerinin duyma zamanı da gelmiştir gayri...


Susan herkes, her birey susarak bu ikiyüzlü duruşa ortak olduğunu bilmelidir...


Masum ruhlar yaralandıkça huzura eremeyeceğimizi de...


Anjel Dikme


3-5-2010


Paris

12 Nisan 2010 Pazartesi

"BEDENİMIZ RUHUMUZ iÇİN AĞLIYOR!"*


"Bilemiyorum, yazıyı okuyunca seni hatırladım senin de okumanı istedim okuyup okumadığını bilmiyorum‏"

Diyerek, bana Yasemin Congar'ın bir yazısını yollamış çok uzaklardaki bir dost...


Şaşırdım...


Sevindim...


Yazıyı bitirdiğimde, yazının içeriğini gördüğümde birbirini seven ve değer veren insanlar arasındaki telepatiye bir kez daha inandım...


Gözlerim dolu doluydu...


Yüreğimin hüznüne bir teselli gibi yetişmişti bu dostun mesajı...

Çünkü uzun bir zamandır hastaydım...


Kronik hastalığımdan ötürü (Spondylarthrit Ankylosante) ağrılarım o dereceye varmıştı ki ölümü istedim...


Dayanılmazdı...


Doktoruma:


"İroni nerede biliyor musunuz?" diye sordum.


"Şurada ki; ben yaşamayı çok seviyorum ama..."


Cümlemi kendisi tamamladı;


"Ama böyle değil"


"Evet" dedim "Böyle değil"


"Ötenazi hakkim varsa bunu istiyorum"



Tekerlekli sandalyeye düşme ihtimalimin olup olmadığını sordum.


Evet ya da hayır demedi...


Sadece "Yeni ilaçlar var, merak etmeyin, daha rahat yasayacaksınız" demekle yetindi.

Ve bana haftada bir gün kendi kendime yapacağım iğnelerden söz etti.


Tıpkı diyabetikler gibi, sürekli bu iğneleri alacağımı söyledi...


Yirmi üç yıldır bu ağrılarla yaşamanın getirdiği bedensel yorgunluğun yanı sıra, bu hastalıkla baş başa kalmış olmanın getirdiği yalnızlık duygusuyla baş edebilmek için verdiğim ruhsal mücadelede tükendiğim günler yaşıyorum...

Yeni başladığımız ilaçların da etkisiyle yataktan çıkmadan uyuyorum...


Ruhumun dehlizlerindeki hangi saklanmış "neden"dir bu dinmeyen ağrılarımın kaynağı?


Ya ben "neden"i bulup ışığa çıkaracağım, ya da "neden" beni kendi saklandığı dehlize çekip tüketecek...


Kadın yazar Hustvedt'in şu cümleleri benim de yola çıkış noktamdır...

“İnsanın, hastalığı konusundaki entelektüel merakı,” diyor, “aslında kendisi üzerine uzmanlaşma arzusundan başka bir şey değil. Kendimi tedavi edemeyeceksem bile, en azından anlamaya başlamak istiyorum ben.”



Ama Yasemin Congar'ın yazarın daha sonraki tutumuna dair söyledikleri ise benim yaşama karşı sergilediğim duruşumla bağdaşmıyor...



"Olmuyor. Psikanalizden ürktüğünü büyük bir samimiyetle anlattığı cümlelerinde kavrıyorsunuz ki, çoğumuz gibi kendinden, kendi derinlerinden çekiniyor Hustvedt. Bilincinin alt katmanlarına inmeyi gerçekten denerse, karşısına neyin çıkacağını bilmiyor zira."


Kısacası korkuyor...


'Korku' yaşamımızı yöneten en büyük güç değil mi?


Peki; 'Korku'yu yenebilmemizin tek yolu üstüne üstüne gitmek değil mi?




Madem ki yükseklik korkusu olan, en yükseğe çıkarak iyileşiyor.


Bu durumda, ruhumuzun korkularından özgürleşmesi; bilincimizin en alt katmanlarındaki o dehlizlerde gezinerek, en kuytu, ürkütücü, karanlık derinliklerine inerek gerçekleşecekse ben varım...


Önce; o dehlizlerde göreceğim, bulacağım, karsılaşacağım her şeyde kaybolmaya ben varım...

Sonra; önce bir mum ışığı cılızlığında yakalayacağım aydınlığımla, okyanusun derinliklerindeki karanlıktan, yüzeye yaklaştıkça çoğalan güneş ışınlarının sıcak aydınlığına kavuşur gibi, yaşamın kendisine yeniden sarılmak için yasayacağım bu zorlu maceraya ben varım...

Bilincimin en alt katmanlarına yapacağım bu yolculuktan yanadır tercihim...

Biletimi birinci mevkiden aldım...


Yolculuğun biraz olsun rahat geçmesi için...


Belki bir gün sizlere yol boyunca gördüklerimi de yazarım kim bilir...

 Montainge'nin denemelerinden bir alıntıyla bitirmek istiyorum yazımı.


"Plinius'un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir; elverir ki insan kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil kendime ders veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş yapmıyorum: Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı olabilir.


Anjel Dikme


Alfortville
11-4-2010
21:37:52

*İstanbul’daki doktorumun ağrılar için kullandığı tanımdır.

1 Nisan 2010 Perşembe

Pippa'ya Mektuplar..


Konuk Yazar:Vicdan kayır


Belgesel sinemacı Bingöl Elmas, dünya barışı için giydiği beyaz gelinlikle Milano’dan otostopla yola çıkan, Türkiye’de Gebze yakınlarında tecavüz edildikten sonra öldürülen İtalyan ressam Pippa Bacca’nın yarım kalan yolculuğunu siyah gelinlikle tamamladı.
Pippa’nın öldürüldüğü 31 Mart’ta yola çıkan Elmas, Bacca'nın uğrayabilme ihtimalinin olduğu yerlerden geçerek, yolculuk sırasındaki tanıklıklarını kamerayla kayda alıyor. Fransız Alman ortak kanalı Arte’nin destek verdiği proje, “Pippa’ya Mektup” adını taşıyan 43 dakikalık belgeseli Bilgi Üniversitesi’nde seyrediyorum.
Siyah tüllerden gelinliği ile Düzce, Bolu, Beypazarı, Ankara, Avanos, Ürgüp, Göreme, Niğde, Pozantı, Adana, İskenderun ve Antakya’nın ardından son olarak Suriye ile sınır kapımız olan Cilvegözü’nde noktalanıyor film..
Antakya’da dokunan fuları Bingöl, Suriye sınırını geçecek olan kamyonun aynasına bağlayarak, sürücüden Pippa’nın emanetini teslim etmesini istiyor..
Tehlikeli bir yolculuk başlıyor .. Elinde kamerası ile otostop yapan siyah gelinlikli gelini seks işçisi sananlar hiç de az değil!..Özellikle 70 yaşları civarında bir tır şoförünün ‘kamerayı kapatıp’ birlikte olma teklifi karşısında sözcüklerimiz donuyor..
Siyah gelin Elmas, kamyon, tır, pazarcı kamyonetleri özel otomobiller dahil her türlü araca otostopla biniyor..


Pippa’ya mektuplarla sesleniyor zaman zaman ;
-Sevgili Pippa biliyorum ki senin o korkunç saldırıyla hayatını kaybettiğin dakikalarda, kadınlar yalnızca kadın oldukları için bir dolu şey yaşıyor. Biliyorum ki bu yaşananlar sadece buralara ait değil. Ama ben, yolculuğunu devam ettirirken bu coğrafyadaki karanlık yanlarımızla yüzleşmek istedim. Bir yandanda da umudumu yitirmedim ve hala var olan aydınlık yanlarımıza inandım..
Yollarda siyah gelin, bir eliyle otostop yapıyor..
Bir tır şoförü otostopçuları fahişe olarak dillendiriyor..
Gelinin süzgecinde ‘insana güven’ var.. yolculuğunda insan manzaralarından hikayeler çıkıveriyor ortaya..
İyi ve kötünün yolculuğunda insanları anlamak ne zor..
Sinema yönetmeni Bingöl Elmas, insanın değişimine inanarak bu yolculukta yer alıyor..
Gelinliklerin , BARIŞ’ın, tecavüz edildiği ülkem hallerinde Erkekler rol kesiyor!..
Kadın sürücüler pek yok ortalıkta..olanlarda siyah gelini arabalarına almıyorlar..
Uyarıyorlar, ‘dikkat et’..
Bu yol tehlikeli, bu yer tehlikeli, diyerek sokakların, yolların, taşların tehlikesinden sıkça söz ediliyor; siyah gelinin barış adına çıktığı yolculukta..’bir insan’a güvenin tomurcuğunu atmak , tehlikenin merkezindeki zihniyetlere ..


Şaşkınlıklar …telaşlar.. sorular..
Şişirilmiş erkek dünyasının suretlerinde bastırılmış yok sayılan kadınlar yamaçlarda ilişik yaşıyorlar..
Bir tır şoförü mini etekli , askılı kadınların tahrik ettiğini söylüyor.. Evlere servis yapan sütçü, ekmekçi, tüpçülerin çapkınlığında koca tarafından ihmal edilen kadınlara dair mor sözler dövülüyor!.. bir sütçü adamın dudaklarında, sırıtarak..
Kuyruk sallayan kadınlar!... Kuyruk sallamazsa kadına hiçbir şey olmaz, çivi sözleri deliyor bin kez perdeyi…
Kadın ‘öteki’ ..
Kadının gönlü olur, erkeğin gönlü doymaz…Erkeğin önünden kadın geçemez..
Uğur Dündar taklidi yapan bir erkek çocuğun sözleri ise yırtıyor beynimi-zi.
‘Pippa’nın Müslüman olmadığı için tecavüze uğradığını söylüyor..yoksa tecavüz edilmezdi ‘diyor..ataerkil düzenin dölyatağından fırlamış hali…
Barış’ın gelini aklıma düşüyor o anlarda…PİPPA…BACCA…’BARIŞ’ yazan gelinliğiyle…
Barış için Türkiye’de dolaşırken kim bilir neler yaşadı, ne derin acılar, ne derin sözler ya da belki de arada umutlar serpiştirdi beyaz gelinliği kefen olmadan önce…
Ötekilerin dünyası çıkıveriyor siyah gelinle konuşan iki kız çocuğun dillerinde..
‘Siyah giymişsiniz, sizi Kürt sandık’ diyorlar..
Siyah giyenler Kürtlerdi, çocukların ötekisinde ..Neden? Kürt kadınları niye siyah giyer? Ağıtlar mı bunu sana söyletti çocuğum, diyeceğim ama perde sessiz!..
En ilginci de Elmas’ın siyah gelinlikli yolculuğunda kentlerin tehlikeli olduğu dikkat çekerken, kasaba, köyler ..yani küçük yerlerinde saflığında siyah gelinlik daha rahat yol alıyor..
Filmin perdesi siyah gelinin masmavi gökyüzünde yeşilliklerin içinden kaybolması ile kapandığı anda, Bingöl Elmas “. Seks işçisi, casus, polis, hatta deli olduğumu düşünenler. `Etrafı savaşlarla çevrili bir ülkede yaşayan biri olarak barış hepimiz için gerekli, aynı şekilde insanlara güvenmek de öyle. Bacca`nın bu iki mesajı beni yola çıkardı` diye konuşuyor.


`Siyah gelinlik mi olurmuş?` sözü her yerde…