*Adalet halkları yüceltir, günah ve suç ise alçaltır.
(Soğomon)
Nisan …
Yas ayı…
Mezarsız ölülerimizin yasını tuttuğumuz bu günlerde, ayın birinden
beri dünyanın her yerinden yeni kayıplarımızın haberleri yağdı üzerime…
Kimi Amerika’da, kimi İstanbul’da , Alfortville’de kimi…
Sılaya hasret göçenlerin acısıyla başbaşa kalmak, taşıması ağır, ayrı bir yük kalan ömrümüze.
Yaşayanlar bilir bunu…
2026 yılındayız. Kesim’in yüzonbirinci yılı. 111.
Hukuki yaptırımı olduğu için duyduğunuzda aklınızın çıktığı o meşhur
kelimeyi bilinçli bir tercihle kullanmadan yazacağım bu yazıyı.
Büyüklerimiz yaşadıkları sıradan bir olayı anlatırken bile ‘’Kesimden
Önce.’’ ‘’Kesimden Sonra’’ diye başlarlardı sözlerine. Milatlarıydı
onların...
Ben de bu sözcüğü seçtim bugün, yüzyıllık acımızı anlatmak için.
Nasıl? Hukuki yaptırımı olmadığı için rahatladınız mı?
‘’Kesim’’ sözcüğünün sizi bağlayan hiçbir yanı yok değil mi?
Ne vicdanınız kımıldar ne utancınız değil mi ? Özür yok , tazminat yok!
OH BE ! Mi dediniz?
Pek bir rahatladınız sanki…
Tazminat ödemeyeceksiniz.
Üzerine çöktüğünüz malları geri vermeyeceksiniz.
Kaçırdığınız Hay kadınları, onlar zaten yoklar artık…
Derin bir oh daha mı çekersiniz?
Her şey geride kaldı, bitti gitti , cezadan kurtulduğunuzu düşünüyorsunuz değil mi ?
Peki size bir soru.
Ceza nedir sizce ?
Başka ülkelerin meclislerinde o sözcüğün tekrarlanacağı konuşmalar
yapılmasın diye yüzyıldır ödediğiniz milyonlarca dolarlar ceza değil
midir ?
Dünyanın gözü önünde işlenen bu insanlık suçunu inkar eden redmi
tezleri yazdırmak için akademi çevrelerinde hiçbir saygınlığı olmayan
kişilere yazdırdığınız kitaplara ödediğiniz paralar ceza değil midir ?
Enver’in , Talat’ın ve suç ortaklarının pis işlerini örtmek uğruna,
kurbanların masumiyetini kirletmek için söylediğiniz yalanlarla,
attığınız iftiralarla, uzun vadede faili meçhuller cennetine
çevirdiğiniz bu ülkenin ruhuna çöken şu karanlık, bir ceza değil midir?
‘Dini bütün bir Müslüman olan benim ninem de Ermeni’ydi.’ Cümlesinin
öznesi olan o ninenin çoğu zaman ailesini katledenler tarafından zorla
kaçırılıp alıkonulduğunu ve kendisini ikinci-üçüncü eş olarak alan
dedelerinin yaptığı şeyin bir tecavüz olduğunu bugün idrak eden,
özellikle kız torunların yaşadığı acı ve utanç bir ceza değil midir ?
Ceza, her yerde görmez misiniz ? *Hay komşuların gittikten sonra çöle dönen toprakta , solan bağlarda, kuruyan çeşmelerde ceza!
Bir zamanlar şarkılar, türküler eşliğinde yapılan dansların inlettiği
coğrafyanın, dağlarının, bugünkü hüzünlü, küskün sessizliğinde ceza !
Suç var ceza yok mu sandınız ?
Büyük yanıldınız !
Masumiyeti karalayıp, kirlettiğinizde bunun bedelinin ne yazık ki
kuşaklar boyunca sürecek bir ruhsal çöküntü, duygusal karanlık ve
toplumsal kirlenme olarak ödeneceğini bilemediniz.
‘Bebekten katil yaratan’ toplumdaki şiddetin, her gün artan boyutuna bakıp şaşkınlıkla ha bire
‘Biz ne zaman bu hale geldik ? ‘ Diye soranlara şunları diyesim var :
1894-1896, 1909, 1915, 1938, 1942, 1955, 1992 ve daha sayamadığım bir
sürü tarihte yaşatılan cezasız kalmış vahşetlere, acılara atılan
adaletsizlik düğümlerinde ‘Bu hale geldik !’
Talan, tecavüz ve cinayetlerden sonra gelen cezasızlık ve inkar yetmezmiş gibi kurbana atılan iftiralarda ‘Bu hale geldik!’
Katil, talancı, tecavüzcüleri kahraman ilan ettiğimizde ‘Bu hale geldik !’
Masum kurbanların anılarına bile saygı göstermeyi reddettiğimizde ‘Bu hale geldik !’
İşlenen suçların her zaman ve herkesçe bilinen faillerine hak
ettikleri cezaları verecek adalet mekanizmalarını kurup, işlevsel hale
getiremeyen bir topluma dönüştüğünüzde ne yazık ki bunun bedelini
toplumun tümü ödüyor…
Neredeyse yüzelli yıldır ceza almayan failler çocuklarını nasıl
büyüttüler sanıyorsunuz ? Torunlarına ne öğrettiler sanıyorsunuz ?
Vefalı olmayı mı ?
Çalışarak kazanıp, emeğe saygı duymayı mı ?
Komşusunun malına, karısına, canına göz dikmemeyi mi ?
Dürüst olmayı, yalan söylememeyi mi ?
Cezasızlığın cezası çok daha ağırmış… Bilemediniz …
Yas ayı dedim ya yazımın girişinde.
Canım kardeşim İsa‘nın ve Sevag’ımızın.
1 Nisan doğum günleriydi.,.
Doğum günlerinde, artık aramızda ol(a)mayanların bu günü de kalanlar için birer yas günüdür artık...
Sevag’ı (Balıkçı) 24 Nisan 2011’de askerlik görevini yaparken öldürdüler.
Bu ülkede bazen öldürülmek için seçilirsiniz.
Mezarsız ölülerimiz için tuttuğumuz yasın doksan altıncı yıldönümünde
, bizlere gözdağı vermek için, iğrenç planlarını gerçekleştirmek
uğruna. Dünya’nın en masum, en güzel ve yetenekli çocuğunu kurban olarak
seçtiler.
Bilemediler ki adalet talep eden o masum ruhların çığlıkları dağı
taşı, yeri göğü inletmeye devam ediyor ve devam edecek! Sevag’ımız da
onlara katıldı…
Plinius’un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir; elverir ki
insan kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi
söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil, kendime ders
veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş yapmıyorum:
Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı olabilir.”
Montaigne’nin Denemeler’inden alıntıladığım bu satırlar benim, bir
şeyleri birilerine aktarmak, anlatmak istememdeki motivasyonumun
tanımıdır.
RASTÎ sayfasına kalemimle ilk kez buluşacak olan okuyucular için bu kısa açıklama yazısını not düşmek istedim.
Sizlerle paylaşmak için seçtiğim yazı 2023’te kaleme alınmıştır.
Yeniden okudum. Yeniden düşündüm.
Ve kişisel değişimimin aralıksız devam ettiğini bir kez daha gördüm.
Şu son üç yıl içindeki değişim yolculuğumu da ilerleyen zamanlarda paylaşırım belki sizlerle, kim bilir…
Aşağıda okuyacağınız yazıyı bana yazdıran soruyu sizlerin de kendinize sormanızı istiyorum.
Hiç düşündünüz mü?
Çoğunluktan farkınız var mı?
İstemiyorsanız, kimseye söylemeyin.
Cevabı kendiniz bilin yeter.
Kreon, “Utanmıyor musun çoğunluktan farklı olmaya?” diye sorar Antigone’ye.
Sizce de “Çoğunluktan farklı olmak utanılacak bir şey mi?”
Doğru soruları sormakla başlar ya her değişim yolculuğu.
Doğru soruları sormaktan çekinmeyen cesur canlara selam olsun.
Aşk ile.
Anjel Dikme
14 Mart 2026
20:41
Alfortville
ANTIGONE VE ANJEL OLMAK
Sofokles’in Antigone’siyle başladı her şey.
Edebiyat derslerimde okuma ödevimdi.
Okudum, notlar aldım.
En çok Sofokles’i merak etmiştim.
Antik Yunan’da yazdığı bu eserinde baş kahramanı bir kadın olan bu
erkeği yetiştiren anneyi, Sofokles’in ruhunu, düşüncelerini,
konuşurkenki mimiklerini merak ettim.
Sonraki derste, aldığım notları öğretmenimle paylaştığımda, içlerinden birini yeni ödevim olarak verdi.
Kreon, “Utanmıyor musun çoğunluktan farklı olmaya?” diye sorar Antigone’ye öfkeyle.
Öğretmenim de bana, “Çoğunluktan farklı nasıl olunur? Senin nen farklı çoğunluktan?” diye sordu ve bu soruyu cevaplamamı istedi.
Gerçekten, neydi beni çoğunluktan farklı yapan?
Düşündükçe geçmişime yolculuğa çıktım.
Ve belli yaş dönemlerimde, çoğunluğun yapmayacağı davranışlarımı tespit ettim.
En eskisinden başlayıp anlatacağım sizlere.
Beş yaşımdayım.
Okumaya hevesliyim. Altı yaşımı beklemeden Gedikpaşa’daki Surp
Mesropyan Ermeni İlkokulu’na kaydettirmişti ailem. Mangabardez’e
(anaokulu) başladım. Pek bir mutluyum.
Hâlâ var mı bilmiyorum, rengârenk el işi kâğıtlarıyla çalışmalar yapılırdı o zamanlar.
Bir gün dersteyiz. El işi kâğıtlarımızı çıkardık.
Mamam eksiksiz almış öğretmenin istediklerini.
Merakla, sabırsız bekliyorum ne yapacağız diye.
Okulun başları henüz. Yanımdaki kız arkadaşın adını bile bilmiyorum.
Baktım, sırasının üstünde hiçbir malzemesi yok.
— Yok mu kâğıtların? diye sordum.
Üzgün:
— Yok, dedi.
Onu öyle üzgün görmeye dayanamadım ve kendi bütün malzememi ona verdim.
Çok kızdığını yaşlı yüzündeki her kırışıklıktan okuyabiliyorum.
Olsun… Adını bilmediğim arkadaşımın şaşkın bakışlarındaki rahatlama yetti bana.
Bugünden baktığımda, bu davranışımın hayatım boyunca bana rehberlik
edecek olan iki ana cümlenin eyleme ilk dökülmesi olduğunu
görebiliyorum:
“Vermekle mutlu olmak.”
“Başkalarını mutlu ederek mutlu olmak.”
Kafamdaki formülüm çok basitti.
“Şayet tüm ikili ilişkilerde, partnerimizin, arkadaş ve
dostlarımızın, aile bireylerimizin ya da sosyal, sivil oluşumlarda;
diğerlerinin mutluluğunu düşünüp bu doğrultuda hareket edersek, bunun
sonucunda herkes kazançlı çıkacaktır. Herkes birbirini düşünüyor
olacağından, düşünülmeyen kimse kalmayacaktır.”
Bu kadar basitti benim için.
Hâlâ o beş yaşındaki küçük kız çocuğunun saflığında inanmaya devam ederim buna.
Şayet bu formülü işlevsel hâle getirebilirsek, almak-almak olarak
bize geri dönüşü muhteşem olacak; herkesin kazançlı çıkacağı bir
davranışlar manzumesidir bu ki bence İNSAN’a en yakışanıdır.
On yaşımdayım.
Acıyla tanıştım. Ve büyüdüm…
Mesropyan’da Mangabardez’i bitirmeden Bezciyan Ermeni Ortaokulu’na alınmıştı kaydım.
Burada okuyorum.
İlkokulun her yılını sınıfın ya ikincisi ya da üçüncüsü olarak bitirmişim.
Ortaokula başladığım ilk yıl, birinci dönem sekiz zayıf getirdim.
Benim için olacak şey değil.
Kimse üzerinde durmadı, benden başka.
Kimse aldırmasa da ben biliyorum bunun, bu başarısızlığın neden ve ne demek olduğunu.
Şu an yazarken düşündüm; belki de “Kız çocuğu ilkokulu bitirdi, yeter” diye mi düşündüler?
Bilemiyorum.
Çocukluğumun en acılı, yalnızlığın karanlığıyla tanıştığım, bu karanlıkta ilk boğulduğum zamanlar.
Sekiz zayıf getirdim; çünkü dikkatimi derslerime veremiyorum.
Aklım yaşadıklarımla ve “Ne yapabilirim?” sorularıyla meşgul gece gündüz.
İlk dönem karnem bu kadar kötü olunca kendime geldim.
Ve bir karar aldım.
Okuyacaktım. Bir kadının kurtuluşunun, ezilmemesinin, özgürlüğün yolu
ekonomik bağımsızlığından geçiyordu. Bunun için ihtiyacım olan şey
diplomalardı.
O diplomaları alacaktım.
Ben çevremdeki şiddet gören kadınlara benzemeyecektim.
On yaşımda KURBAN OLMAYI REDDEDİYORDUM!
16 yaşımda lisedeyim.
Dokuz yıl Bezciyan Ermeni Ortaokulu’nda okurken kısmi bir korunma
alanım olduğunu, Bakırköy Kız Meslek Lisesi’nde okumaya başlayınca
anladım.
Kimlik İstemem kitabıma isim olan yazımın içeriğindeki Laleli’de
yaşadıklarımı da eklersem, aslında alışkın olmalıydım “öteki” olmanın
yaşatacaklarına.
Sorgulamalarımın bitmediği bir yaşta, etnik kimliğimden ötürü maruz
kaldığım aşağılamaların yaşattığı acıyla defterime ağlayarak şu
satırları karalıyordum:
“Şayet benim acılar içinde ölüp ölüp dirilmem yeryüzüne sulhu
getirecekse, beni kurban olarak al Allah’ım! Ben acılar içinde ölüp ölüp
dirilmeleri kabul ediyorum. Yeter ki yeryüzüne barış gelsin. Yeter ki
insanlar mutlu yaşasın!”
Bunun; yeryüzü, insanlık, barış için gerekirse ölebilmek bilincine sahip olmak olduğunu bugün değerlendirebiliyorum.
Kendim için değil, bana (ötekine, gavur-Ermeni’ye) besledikleri nefret dolu yürekleriyle yaşayan arkadaşlarım içindi kahroluşum.
Onları bu mutsuzluklarından kurtarmak için ölmeye hazırdım.
Yeter ki yüreklere huzur, yeryüzüne sulh gelsin…
17 yaşımdayım.
Bakırköy-Kartaltepe’deyiz.
Çok iyi bir gözlemciyimdir.
Karakterimin bir parçası.
Çevremdeki komşu kadınlar merceğimde.
Tabii başta mamam…
Etrafımda olsun fiziksel, olsun psikolojik şiddet görmeyen kadın yok gibi.
Karşı komşumuz Çermikli bir aile.
Altı mı, sekiz miydi şu an net hatırlamıyorum, çocuk anası bir kadın.
Aynı mimari planla yapıldığı için mutfağımız mutfaklarıyla, salonumuz salonlarıyla karşı karşıya bir komşuluk hâli.
Bir gün kocası kadını mutfağın kapısına sıkıştırmış, dövüyor.
Biz karşıdan, kocaman çocukları etrafında babalarının annelerini yumruklaya yumruklaya dövüşünü izliyoruz.
Deliriyorum.
Karışamazsın, diyorlar.
Erkek şiddetinin alasını zaten evimde yaşıyorum.
Erkek soyundan nefret ediyorum.
Bu komşu kadın, kızıyla bize geliyorlar bir gün.
Başka komşu kadınlar da var misafir.
Ben neden bu duruma katlandıklarını, neden boyun eğdiklerini sorgulayan konuşmalar yapıyorum.
“Kabul etmeyin, sizsiz o kocalarınız bir hiç!” diyorum.
Konuşmaya bir başladım mı coşar, konuştukça konuşur, anlatmaya çalışırdım derdimi.
Öylece, garip olan benmişim gibi bakarlardı yüzüme.
Onlar evlerine döndükten sonra mamam bana, “Kızım niye böyle
yapıyorsun? Sus, hanım desinler. Konuşma böyle.” dediğinde iyice
deliriyordum.
“Mama, onlar bana hanım demesinler. Onlar beni sevmesinler ki onlardan biri olmadığımı bileyim!”
Bu anımı da şiddete maruz kalan kadın olmayı kabullenişlere duyduğum
öfke, isyan ve reddedişimin başladığı zamanlara not olarak düşüyorum.
Kırklı yaşlarımdayım.
İktidar kavramı derdim olmuş.
İnsanlığın baş belası.
Bilgeye sormuşlar:
“Yeryüzüne ne zaman sulh gelir?”
“Ne zaman ki insanoğlu iktidar hırsından vazgeçer, o zaman.” diye yanıtlamış bilge.
Ve eklemiş:
“Ha! İktidar dediysem, sadece kral tahtında oturmayı düşünmeyin. Bir kadının evinde koyduğu kurallar da bir iktidarlıktır.”
Haksız mı bilge?
Çoğaltalım örnekleri.
Üniforma giyenlerin, masalarının arkasında oturan memurların iktidar merakları değil mi hepinizin hayatlarını zindana çeviren?
Küçük de olsa bir iktidar alanına sahip olmadan var olamayanların, bu
alanları korumak için besledikleri hırs ve hışımları değil mi her şeyi
çirkinleştiren?
En zararsız (!) görünen örnektir; bazı anne-kadınlar mutfağına girilmesinden hiç hoşlanmazlar.
Çünkü evin o bölümü de onun iktidar alanıdır.
Türkiye’den Paris’e okumaya gelen üniversite gençleri sıkça evime sohbete gelirler.
“Anjel abla, senin evinde başka bir şey var. Sanki kendi evimizdeyiz.” derler.
Çokça duyarım bu cümleyi. Tebessüm ederim.
Burada doğmuş büyümüş yeğenlerim de aynı şeyi söylerler Hayeren (Ermenice):
“Hokkur ku dunut uriş pan ga. Çem uzer dun ertal.”
Ben de hepsine aynı cevabı veririm:
“Bunu hissediyorsunuz; çünkü ben hiçbir şeyin sahibi değilim.
Bu evde olan her eşya bizlerin konforu için burada.
Hepsi sizin emrinize amade.
Bakın çocuklar, insanlar basit bir gerçeği unutuyorlar.
Aslında hiçbir şeyin sahibi değiliz.
Yarın uyanmasam bitti…
Eskiler ne güzel özetlemişler, ‘Kefenin cebi yok!’ diyerek.
Ben de diyorum ki gömüleceğimiz iki metre mezara bile sahip değiliz; çünkü birkaç yıl sonra oraya da başka biri gömülecek.”
Bu anılarım da iktidar ve sahip olma kavramlarına dair duruşuma not olarak düşülsün.
Ellili yaşlarımdayım.
Zurnanın zırt dediği yer, tam da bu dönemi yaşam serüvenimin.
Yirmi beş yaşımdan beri AS hastasıyım. Türkiye’de böyle deniyor.
Açılımı spondylarthrite ankylosante.
Suna Pekuysal hastalığı da deniyor memlekette.
Ömrümün özetini yaparak geldim buraya kadar; şu an zorlanıyorum anlatmakta.
Hastalığım; benim için en sevdiklerim tarafından terk edilmek demek…
Hastalığım; gerçek yalnızlığın ne demek olduğunu öğrenmek demek…
Yaşama bunca sevdalıyken, vücudundaki bütün eklemlerin aynı anda
aralıksız ağrımasından yorulup doktorundan ötenazi istemek demek.
Bunu doktorunuzdan talep ederken, “İroni nerede biliyor musunuz? Ben
yaşamayı, hayatı çok seviyorum!” dediğimde sözümü kesip cümlemi
tamamlayan doktorumun, “Ama böyle değil. Bu hâlde değil. Yeni bir ilaç
var. Bir iğne. Deneme aşamasında henüz.” deyişine balıklama atlayıp
gönüllü kobaylığa aday olmam demek.
Bunu kabul ettiğimi öğrendiğinde endişeyle “İçinde ne var kuyrik?” diye soran kız kardeşime:
“Ne olduğunu bilmek bile istemiyorum. Ben on yıl ağrıyla yaşamaktansa
beş yıl ağrısız yaşamayı seçiyorum.” diyerek hastalığımla yeniden
yaşamayı öğrenirken, hayatımın yeni bir sürece evrilmesi demek.
Hastalığımla ilgili katettiğim parkurun hikâyesi üçüncü kitabımın
konusudur ki çooook uzundur anlatması. Bu nedenle sonuca geleceğim,
detayları atlayıp.
Yıllar geçmişti ve ben hâlâ dimdik kalmıştım.
Bu hastalıkla bedenimin deforme olması gerekiyordu. Yamuk yumuk olmasını bekliyordu spesyalistim (romatolog).
Öyle olmadı.
Ben kazandım bu kavgayı da…
Randevularımızın birinde doktorum bana, “Madam Dikme, ne yapıyorsunuz böyle dik kalabilmek için?” diye sordu.
Benimle aynı hastalığa sahip hastalarına çare arayarak soruyordu bu soruyu.
Yıllardır takip ediyordu hastalığımı. Senede iki kere görüşüyorduk.
Reçetem belliydi.
O reçetesini yazarken; felsefe, güncel Fransa politikaları, insanlığa
dair birçok konuda sohbet ediyorduk. Hayatımı da biliyordu az çok.
Cevabım şu oldu:
“Kolay bir hayatım olmadığını biliyorsunuz. Hastalığımdan ötürü terk
edilişler, ihanet, iftira, dost sandıklarımın ihanetleri dahil şu an
anlatamadığım daha birçok şey yaşadım. Bütün bana yapılan kötülüklere
rağmen, bana bunları yapan insanlara dair içimde en ufak bir kötü duygu
barındırmadım. Hepsini anladım ve affettim.
Ruhlarında kötü duygulara yer vermesinler.
Bu duygular sadece kendilerini yıkmaya yarar.
O duyguları besledikleri insanların bundan haberi bile olmazken siz kendinizi çürütmeye devam edersiniz.
İçlerinde güzel duygular beslesinler.
Benim yüreğimde bir sevgi ağacı var ve ben ömrüm boyunca bu sevgi ağacını sulayıp durdum.
İşte şimdi beni iyileştiren şey, içimde büyüttüğüm sevgi ağacıdır.
Hastalarınıza bunu söyleyin. Formülüm, onları iyileştirecek olan tek şey budur.”
Gülümsedi ve:
“Mais, Madam Dikme, vous êtes adorable!
Anjel Hanum, harikasınız!” dedi.
Hayatın yaşattığı tüm acı tecrübelerden sonra inatla sevgide kalmayı başarmıştım.
Antigone’nin dediği gibi: “Nefret etmek için değil, sevmek için yaratıldım.”
Bugün 61 yaşımdayım ve bu yaşımda öğretmenimin bana cevaplamam için
ödev olarak verdiği sorunun peşinden giderken kendi kişisel tarihimin
analizini yapmış bulundum.
Başka yol bilmem ki ben sözcüklerle buluştuğumda.
Okumalarım ve kişisel yaşanmışlıklarımdan yola çıkarak anlattım, anlatırım hep derdimi.
Bütün bu anlattıklarımın Antigone ile olan bağlantısına gelince…
Yazımızın konusu olan sorunun cevabını verdiğimi sanıyorum.
Antigone ve Anjel.
Birisi; Antik Yunan’da yazılmış bir edebiyat kahramanı.
Diğeri; yirminci ve yirmi birinci yüzyılda yaşayan bir kadın.
Etik ve insani değerlerin yerleştirilmesi kaygı ve kavgasında buluşuyorlar.
Antigone, “Nefret etmek için değil, sevmek için yaratıldım.” derken;
Anjel, “Sevgidir dinim, yaşamdır inandığım. İNSAN olmayı öğrenmenin
uğraşında, bir yaşam acemisiyim.” deyip duruyor, kendisini anlatmasını
isteyenlere cevap olarak.
Egemenin ve içinde yaşadıkları toplumun dayatmalarına, zorbalıklarına
isyanda, karşı duruşta aynı yerde saf alıyorlar her ikisi de…
Bir tercihler kuşatmasıyla geçer her anı ömrümüzün.
İşte bu tercih anlarında hangi tarafta olmayı seçtiğimiz belirler yeryüzünün de geleceğini.
Bir kişinin tercihi toplumların kaderini belirler bazen.
İnsanlık tarihi bunun binlerce örneğiyle önümüzde duruyor.
Seçimlerimizi yaparken; aldığımız kararların, içinde yaşadığımız
toplumun kaderine de yön verebileceği gerçeğini unutmadan, bu
sorumluluğun bilinciyle hareket etmeye biraz daha özen göstersek ne
güzel olur…
Sadece sevgidir muktedir olan.
Sevgiyi söylemek yetmez.
Sevginin ta kendisi olmakla mümkündür özlediğimiz tüm iyileşmeler.
Olsun bireysel, ruhsal ve fiziksel iyileşmeler; olsun toplumsal iyileşmeler, buna bağlıdır.
Tıpkı umut etmek kavramının köreltici etkisinde hapis olmayıp, umudun
ta kendisi olabilme eylemleriyle var olma becerisini gösterebilmek
gibidir sevginin ta kendisi olmak.
Çoğunluktan farklı olmak bana göre; yaşadığı tüm acılara, maruz
kaldığı tüm haksızlıklara rağmen yüreğindeki sevgi ağacını sulamaya
devam edebilmektir.
Umut etmeyi bırakıp, umudun ta kendisi olabilmektir.
Ötesi argümanlar laf/ü güzaf, Fransızların deyimiyle “bla bla”dır ki lafları edenler dahil hiç kimseye bir faydası yoktur!
Sevgide kalanlara, sevginin ta kendisi olanlara, umut etmeyip umudun kendisi olanlara selam olsun!
‘Çarşafa bile girmem gerekse, girerim seni terk etmem !’ Diyen sen değil miydin ?
Boğaz Köprüsü’nden arabayla her geçişininde oğlunla tekrarladığınız ;
-Bak oğlum bak ! Şu güzelliğe bak !
-Of ! Mama ! Her seferinde aynı şeyi söylüyorsun !
_İlk kez görüyormuş gibi bak oğul, sakın ola kanıksama bu güzelliği ! Diyaloğunuz asılı kaldı köprümün tellerinde… Hayran olduğun güzelliğimi unuttun mu Anjel ?
En çok çeşmelerimi severdin sen.
Kumkapı, Gedikpaşa, Laleli ve Mahmutpaşa’daki çeşmelerimi bilirdin çocukluğundan… …..Ve kuruyan, yerlerine kara delik kapılar oyulan çeşmelerime ağlardın en çok…
Çeşmelerimi, ne bilenim ne de ağlayanım var artık biliyor musun ?
Dönüp gelsen beni tanıyabilecek misin Anjel ?
En çok da bundan ; aradığın izleri bulamadığında benden tümüyle
vazgeçmenden korkuyorum…
Delicesine korkuyorum…
Bana veda ettiğin günkü haline, kağıt kesiği sızlamalarım hiç dinmedi.
Kapalıçarşı’dan çıkıp, yeraltı çarşısını geçip, Joğvaran’ın solundaki sokaktan sağa dönüp,
yanyana duran Mesropyan Okulu ve Surp Hovhannes Kilisesi’nin önünde bir an kaldın.
Kilisenin bahçesine girdin. Yüzüne vuran serinlikte geçmişin anıları vardı. Daniel Amcan yürüyordu kocaman cüssesiyle. Kiliseya girip son mumunu yaktın.
Çıktığında yüzünde buruk bir tebessüm.
Yokuşu sabırsız adımlarla indin. Yolun aşağısında sol köşede, borusundan aralıksız akan suyuyla hatırladığın beyaz mermer çeşmemle buluşmak içindi sabırsızlığın.
Vardığında, bembeyaz mermer yerine, kapı diye açılmış koca bir kara delikti bulduğun.
Gözpınarların taştı. Elini ağzına götürüp donup kaldın.
O kara delikten iş elbiseleriyle sayacı ustaları girip çıkıyordu. Gözyaşların yanaklarından süzülürken artık sen başka bir boyuttaydın. Ne sana ‘Bu kadın deli mi ?’diye garipseyerek bakan işçiler ne de gelip geçen insanlar umurundaydı.
Sen ve ben yalnızdık… Birlikte yürüyorduk artık. O an birleşmişti yüreğimiz, ortak kaybımızın acısında… Sola dönsen ; kardeşlerinin doğduğu eve, Suren bakkala giderdin.
Dön(e)medin. Gitsen Kadırga Açık Hava Sineması’nı arayacaktı gözlerin.
Açık hava sinemalarımı kapattılar biliyordun. Cesaret edemedin…
Boş kaldıkları için camları patlamış cumbalı evlerimle konuşuyordun artık :
‘Ne oldu size ?
Camlarında, balkonlarındaki rengarenk çiçeklerine, evlerden yayılan yemek kokuları ve müzik seslerine,
sabah akşam herkesin kapısının önünü süpürdüğü pırıl pırıl sokaklarında oynayan çocukların cıvıl cıvıl seslerine ne oldu ?
Sanki savaş sonrası yıkıma uğramış, terkedilmiş bir mahalleye dönüşen bu haliniz nedir ? Her birinizden ; akrabalarımın, arkadaşlarımın kahkahalarının sokağa taştığı o neşeli, güzel günlere ne oldu ?
Ağlıyor, ağlıyordun…
Kumkapı’ya inen yokuşa döndün. Kör Agop’un olduğu meydana indin. Orada da gözün meydandaki çeşmemi aradı. Kurumuştu, bildiğin bütün çeşmelerim gibi… Derin bir nefes alıp sildin gözyaşlarını.
Çocukluğunda pazar kahvaltılarının vazgeçilmezi Boris’in kaymağını yaptığı dükkanı aradın.
İsmi duruyordu sevindin. ‘Kendisi de yaşıyor mu acaba ?’ Bilmek istedin.
Boris’in tam karşısındaki, seni dokuz yıl eğitim aldığın Bezciyan Okulu’na götürecek sokağa döndün. On yaşından on altı yaşına kadar yaşadığın sokaklara kavuşmanın heyecanıyla atıyordun adımlarını. Kasap Nejat Amca yerindeydi. Mutluluğunun tarifi yoktu.
Geçmişi ve bugünü dar vakite sığdırarak ettiğiniz, sizi yarım kalmışlık duygusunun huzursuzluğunda bırakan sohbete doyamadan buruk bir sevinçle, veda ettiniz birbirinize…
Bunun son görüşmeniz olduğunu ikiniz de biliyordunuz.
Kantarcı Süleyman Sokak’taydı eviniz.
Şu köşede Zadik Bakkal vardı. Her evden, her pencereden, her kapıdan çocukluğunun anıları fışkırıyordu. Hagop, Harut, Murat, Hayguhi, Sasuni, İsa, Rober, Arto, Melika, Jaklin, Varter her biri okul çıkışı evlerine dağılıyordu, şakalarla.ellerinde boylarından büyük siyah okul çantaları.
Keskin bir sidik kokusuyla gerçeğe döndün.
Açık kapılardan evlere girip çıkan, belden aşağısı çıplak küçük çocukları o an farkettin. O evlerden geliyordu bu koku.
Yüzün düştü…
Yine deli sorularda boğulan ruhunu görmenin utancı ne büyüktü benim için…
Sen benden gittikten sonra, çocukluğunda minder koyup gölgesinde oturduğun, yokuşların iki yanındaki ağaçlarımı da kestiler…
Parke taşlarımı söküp, her yanıma beton asfalt döktüler.
Tüm komşuların ortak yemekleriyle kurduğu yaz sofralarından yayılan müzik sesleri,
sohbetler, kısaca bütün sokaklarımın sesi kesildi.
Tatyos Dayday’ının udu asılı kaldı gök kubbede…
Kalabalığım çok kalabalığım Anjel !
Lakin beni bilen yok !
Çeşmelerimi, ağaçlarımı, açık hava sinemalarımı, kireç boyalı pırıl pırıl esnaf evlerimi, sokakta kurulan mahalle sofralarımı hatırlayan yok !
Yarı çıplak çocuklarım için ağlayanım yok !
Gel desem gelir misin ? Seni bunca üzdüğüm için beni bağışlayabilir misin ? İhanetimi affedip, bütün çirkinliğimle, beni yeniden sevebilir misin Anjel ?
Bu son şansımı kullanıp sana ; geri dön bana desem, döner misin ?
Kadınlar vardır; bulunduğu ortamlara varlığıyla kendi rengini serpiverir konfeti gibi.
Kadınlar vardır; ince zekalarıyla süsledikleri esprili sohbetlerine doyamadığımız. Kadınlar vardır; her dönem üretmenin farklı yollarını bulup, hayatı anlamlı ve değerli hale getiren. İşte sen bunlardan birisin canım Filiz. İlk kitabın olan ‘Öpücük Kutusu’ vesilesiyle Femtrak okurlarının seninle tanışmasını arzu ettiğim için bu röportajı yapmak istedim. Bana evet dediğin için teşekkür ediyorum.
Senin konuk, benimse kaleme alan olarak ikimizin de ilk röportajımız olması da bize hoş bir hediyesi hayatın.
İlk sorumuzda, bize Filiz’i anlatmanı istesem ?
F.K.
Öncelikle ben de ilk ropörtajımı seninle yapma fırsatını verdiğin için sana çok teşekkür ederim.
Filiz’i şöyle tanımlayabilirim:
Dünya’ya çocukların meraklı gözlerinden bakan, çocukların dünyasını yetişkinlerinkine tercih eden ve bir türlü büyüyemeyen biriyim.
A.D.
Birçok el sanatı çalışmaları yaptığını, hatta en son bir tiyatro oyunu için sahne kostümleri tasarımı yaptığını biliyorum.
Bu bir arayış mı?
Arayış yolundayken kaybolduğunu hissettiğin oldu mu?
Kayboluş sonrası aradığın şeyin ne olduğunu buldun mu?
F.K.
Sanatın farklı dallarıyla ilgilenmem, arayıştan çok içimdeki bitmek tükenmek bilmeyen merak ve öğrenme isteğinin sonucudur. Hepsi birbirinden ayrı gibi görünse de aslında birbirini destekleyen ve besleyen uğraşlar. Mesela kukla atölyesi ile yaptığımız gösterilerde çocukların tepkileri ve kahkahalarıyla, heykel yaparken deneyimlediğim üçüncü boyut algısı birleşip çocuk kitaplarını resimlerken bana yardımcı oluyor.
Bu süreç son durağı olmayan bir yolculuk. Yol boyunca tüm öğrendiklerim ve tecrübelerimle doldurduğum sepetimde birikenleri harmanlayıp yoluma devam ediyorum. Ömrüm yettikçe yeni şeyler öğrenmeye devam etmek istiyorum.
A.D. Yıllardır bir çocuk kitabı projen vardı. Vazgeçmediğin ve en sonunda bu hayalini gerçekleştirdiğin için seni can-ı gönülden kutluyorum. Neden çocuk kitabı? Kitabın hazırlanış sürecini, hikayesinin nasıl oluştuğunu anlatır mısın?
F.K.
‘Opücük Kutusu’ oğlum Kuzey’in 5.doğum günü için yazıp resimlediğim bir hikayeydi. Sonrasında çevremdekilerin kitabı bastırmam konusunda teşvikleriyle yayınevi arayışına girdim ama “buna benzer bir hikayemiz var” ya da “Kuzey’in başka maceraları da olursa daha iyi olur” cevaplarıyla karşılaşınca vazgectim. Zaten ben bunu oğluma doğum günü hediyesi olarak yazmıştım
ve benim için amacına ulaşmıştı. iki yıl önce de kızım Lidya için bir hikaye yazıp resimledim. Artık elimde iki hikayem vardı ve bunların diğer çocuklara da ulaşmasını istiyordum. Bu yüzden daha ciddi bir şekilde yayınevi arayışına girdim. Bu süreçte yolumuz Düş Kurguları Yayınevi ile kesişti ve kitabım Türkçe olarak basıldı. Şimdilerde hikayelerimin Fransızca çevirileri üzerinde çalışıyorum. Biter bitmez Fransa’da yayınlanabilmesi için yayınevlerine dosyamı göndereceğim.
A.D. Başka yeni projelerin var mı?
F.K.
Bende proje bitmez. Oradan buradan bulduğum ıvır zıvırı “Ben bundan bir şey yaparım ki.” diyerek topluyorum. Mesela renkli elektrik telleri,kutu içecek kapakları, deniz kabukları, taşlar, yapraklar dallar… Masallardaki cadıların dolabı gibi bir dolabım var ve içindekiler doğru zaman geldiğinde dolaptan çıkıp birer sanat objesine dönüşmek için zamanlarını bekliyorlar.
A.D.
Büyüyünce ne olmak istiyorsun? Karar verebildin mi yoksa hala büyümeye devam ediyorum mu diyorsun?
F.K.
Büyüyünce ne olacağıma karar vermek zor çünkü sürekli değişiyor. Çocuklar için farklı atölyeler yapmak istiyorum. Onların hayatı algılayış biçimini seviyorum bu yüzden onlarla beraber olmaktan keyif alıyorum.
Ağustos böceklerinin hayatını çok enteresan buluyorum. 15-16 yıl toprağın altında yaşadıktan sonra bir yaz çiftleşmek için yeryüzüne çıkıyorlar ve bütün yaz ötüyorlar. Bunu öğrendikten sonra yazın seslerini duyunca demek ki anlatacak çok şeyleri var diye düşünerek onlara kızamıyorum. Ben de biraz kendimi ağustos böceği gibi hissediyorum. Anlatacak çok şeyim var, daha bir sürü hikayem var en kısa zamanda onları da resimleyip minik okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
Bir sürü projenin olduğunu biliyorum.
Gerçekleştirdiğin her projenden sonra, bu süreci bizlerle paylaşman için bekliyor olacağız.
Femtrak senin gibi üretken kadınları ağırlamaktan mutluluk duyacaktır.
Anlayamıyorum başlıklı, deprem sonrası kaleme aldığım yazının bir paragrafında
şöyle diyordum:
‘Yaşanan bu deprem felaketiyle açığa çıkan; toplumdaki dayanışma ruhunu, Hırant’ın cenazesinde açığa çıkan; ötekinin de acısını yüreğinde hissedebilme meziyetini, Gezi’de açığa çıkan; paylaşımcı, örgütlenme ruhunu görüp, yaşadıktan sonra, o atmosferi soluyarak İNSAN olmanın güzelliğini, hafifliğini deneyimledikten sonra, iktidara egemen olanların en korktuğu şey olan barışçı, uzlaşmacı toplum oluşturma potansiyeline sahip bu kitlesel hareketleri karalayarak, kirletip, sindirme, yok etme hamlelerine nasıl bu kadar kolay kandığını, 150 yıldır aynı politik oyunun tuzağına tekrar ve tekrar nasıl düştüğünü ANLAYAMIYORUM!’
O satırları yazarken ‘Acaba devlet aklı karşı atağa nasıl geçecek, bu sefer hangi mizansenle yapacak karşı atağını? diye soruyordum kendi kendime. Ve düşündüğüm gibi hamlesi gecikmedi…
Hırant’ın cenazesindeki yüzbinlerden öyle çok ürktüler ki haftasında başladılar faşist öğretinin uygulamalarına.
Deprem sonrası sizlerin ‘Sağol Yunan kardeşim, sağol Ermeni kardeşim.’demeleriniz delirtti onları.
Ülkenin dört yanında seferber olup birbirinizin yardımına koşmanız kızdırdı onları.
Ol(a)mazdı, izin veremezlerdi. Onların varoluşunu tehlikeye atardı bu. Sizler Yunandan, Ermeniden nefret etmeliydiniz. dış ‘düşman’ objesi olarak hep orada kalmalıydılar. Kürt komşundan nefret etmeliydin, Müslüman-Türk kardeşlerinle laik-dinci diye bölünüp, inananlar- inanmayanlar diye saflara ayrılıp birbirinize öfke ve nefret kusmalıydınız ki ihtiyaç duydukları iç ‘düşman’ objesini ellerinin altında sürekli kullanılabilir olarak saklayabilsinler.
Sizler birbirinizden nefret etmeliydiniz ki gerçek düşmanınızın kim olduğunu, yeryüzünün en güçlü örgütlü, suç yapılanmalarının, resmi mafyalarının, ulus devletler olduğunu görmemeliydiniz.
İnsanlık tarihi boyunca savaş, katliam ve soykırımların halklar birbirini sevmediği için değil, iktidara hakim olanların ekonomik çıkar kavgaları, toprak, enerji ve maden kaynaklarını kontrol etme hırslarının sonucu yaşandığını anlamamalıydınız.
Militarist görüşlerle, vatan-millet masalıyla uyutulurken, uğruna emeğini, canını, evlatlarını kurban verdiğin topraklarda, devletin izni olmadan bir çadır bile kuramayacağını bu düşmanlıklarla, kör bir nefrette uyuşturup unuttururlar sana. Sağlık, eğitim, güvenlik, adalet taleplerinde bulunma diye her dönem bir iç bir de dış düşman yaratırlar. Maaşlarını senin ödediğin, senin güvenliğin için çalışması gereken polislere dövdürürler seni.
Bütün bunları nasıl yaparlar biliyor musun? En son Bursa’da futbol maçında açtırdıkları beyaz Anadol ve Yeşil’in pankartlarıyla yaptılar bunu.
Yıllarca ‘Öyle biri yok’ diye inkar ettikleri Yeşil’in posterini açmaktan utanmazlar çünkü devlet çok iyi yalan söyler, mütemadiyen ve ustaca söyler.
Ve sen insan kardeşim yine oyuna geldin. Düşüverdin tuzağa. Hemencecik unutuverdin yardımlaşmayı, paylaşmayı, toprağın altında kalan yüzbinleri.
Sadece İNSAN olmak; her şeyi, yaşamın doğal akışını nasıl da kolaylaştıran bir şeydi.
Var olmak; tüm acılara rağmen nasıl da dayanılır, katlanılır, onurlu bir şeydi…
Hemen unuttun…
İşte asıl deprem senin bu unutuşunla yaşanacak…
Sen hep kendi gerçeğine kör ve sağır kaldığın ya da çabucak unuttuğun için yaşandı bunca acılar ve sen unuttukça da yaşanmaya devam edecek…
‘Bir çocuğun, annesiz babasız geçen her bir günü, aynı zamanda bir anneyle babanın çocuksuz geçen bir günü. Yokluğun özlemi karşılıklı.’ Demiş Elif Güney Tütün.
‘Bir Odadan Bir Odaya’ adlı kitabında.
Dünyaca ünlü bir sinemacının, tüm yüreklere taht kurmuş, kurabilmiş insanın, bir baba olarak kızının yüreğinde iyileşmeyecek yaralar açıp, bir ömrü bu yaraların açılışına sebep olan nedenleri anlayıp iyileşmeye çalışarak geçirmesine neden olabileceğini bir kez daha görüyorsunuz.
En zoru budur; ‘Varken’ ‘Ol(a)mayan’ babalara sahip çocuklar olarak yaşamak… Ne mutlu; dördüncü boyuta gitmiş babalarını güzel anılarla hatırlayabilenlere…
Ne mutlu; yokken bile hep olan babalara sahip olma şansına sahip olanlara…
‘Varken’ ‘Yokluğunu’ yaşamak bir babanın, içinizde hep yaraları kanayan bir çocuk bırakır yaşamlarının izdüşümlerine…
Çocuk hıçkırıkları duyulur derinden derine ruhlarının…
Kim severse sevsin; o olupta olmayan babanın yerini alamayacaktır, bu sevgili, dost, arkadaş, kardeş, ana…
Babalar gününüz kutlu olsun !’’
Yukarıdaki satırları ; eski bir arkadaşın 2012’de Babalar Günü için benden talebi üzerine kaleme alıp, bloğuna yollamıştım.
Aklıma düştü.
‘Kızılcık Şerbeti’ ceza alınca hatırladım yeniden.
‘Ne ilgisi var ?’’ Dediğinizi duyar gibiyim.
Anlatayım.
Baba evi, içine doğduğu cehennemidir bazı kadınların…
Bu cehennemden kaçmak için önlerine çıkan ilk erkekle evleniverir bu kadınlar.
Çoğu; başka bir cehenneme gittiklerinin farkına ilk tokadı yediklerinde varırlar.
Atılan tokatlar her zaman fiziksel değildir. Psikolojik şiddetin tahribatı geç farkedildiğinden, iyileşme süreci bazen bir ömür alır…
Dövülür, hakaret görür, psikolojik şiddete maruz kalır, aşağılanırlar.
Erkek çocukları da nasibini alır bu şiddetten.
Baba şiddetini yaşayan çocuklar, tuzla buz olmuş benlikleriyle var olmaya çalışırlar…
Kimse konuşmak istemez bu gerçeği. Ya da konuşurlar ben bilmem.
Bütün bunları neden anlattım?
‘Kadına şiddet var!’ Deyip ceza verdikleri dizilere baktığımda gördüğüm ortak noktanın; kadın dayanışması olması düşündürücüdür.
Uğradığı zulme, işkenceye, tecavüze boyun eğmeyip hakkını arayan, baş kaldıran karakterlerin olduğu senaryolar öfkelendiriyor ataerkil zihniyetin bekçilerini.
Yürek Çıkmazı, Yalı Çapkını, Ateş Kuşları, Taçsız Prenses, Ömer vs. Dizilerinde baba şiddettinin en üst boyutlarda sergilendiğini görüp de bu konuda tek laf etmeyenler, kadına şiddetin doğup beslendiği, öğretilip, normalleştirildiği aile kurumunu masaya yatırmaktan kaçarak, özgür ve hak arayan kadın karakterlerden aklı çıkan mevcut yapının savunucularının hedef şaşırtma taktiği olarak kullandıkları; boyun eğmeyen, direnen kadın karakterlerin olduğu dizilere yasak getirip, ceza kesmelerinin bir tek nedeni var: KADIN DAYANIŞMASINI ENGELLEMEK !
Kadın dayanışmasının öğrenilmesinden, yaygınlaşmasından KORKMAK!
Kısacası bu yazıyı yazma nedenim; yasaklanan dizilerde, yasaklama sebebi olarak öne sürülen ‘Kadına Şiddet Var’ argümanının sahteliğini ifşa edip, sahteliğine not düşmektir.
Bazı diziler yasaklanıp, ceza alıyor çünkü bu senaryolarda KADIN DAYANIŞMASI var!
Kadınlar birleşirse hükümdarlıklarının alaşağı olacağını çok iyi biliyorlar.
Ve bunun olmasına vesile olabilecek materyalleri engellemek için ellerindeki her yöntemi deniyorlar, denemeye de devam edecekler.
Denesinler!
Bir şeyi unutuyorlar, hatırlatayım!
Femtrak’ın sloganı en kısa ve öz anlatımdır, alıntılıyorum;
“Acı gerçek, ‘Bizi yükselten yalandan daha yararlıdır.”
V. I. Lenin
Bilmiyorum denk geldiniz mi?
Okudunuz mu son günlerdeki tartışmaları?
Hani şu “İlk gece hakkı” tartışmalarını.
Bir Türk ERKEK tarihçi söyledi.
Bazı Kürt ERKEKLER’i feveran etti.
Bazı kadınlar bile, akademik dilli yorumlarda bulundu.
Yüz bilmem kaç imzalı, durumu toptan reddeden imza kampanyaları yapıldı.
Bu kampanya için verilen numarayı aradım. ‘’Sason’da ailemin kadınlarının buna maruz kaldıklarını. Haberiniz yoksa söylüyorum, bilin lütfen toptan reddetmeyin, metniniz toptan reddediyor.
Taner Akçam nasıl “Kürtler” diyerek, genelleme yaparak, bir yanlış yaptıysa, siz de toptan reddedişle, aynı yerde konumlanıyorsunuz.” Desem de dikkate alınmadı meramım.
‘’Acınızı anlıyoruz.’’ dediler.
“Bu uygulamayı Cengiz Han yasallaştırmıştır.” da dediler.
Yani; bu uygulamanın olduğunu, bildiklerinin itirafıydı bu.
Buna rağmen imza metnine; “Sason’da, Zeytun’da yapan bazı ağalar vardı.” detayını düşmeye gerek görmediler.
Bazıları yine “Namus” deyip durmuş.
“Ermeniler ve Kürtler bu kadar namussuz.” değillermiş.
Herkes erkekleri aklama derdine düşmüş yine. Bütün bu kargaşa, gürültü içinde benim sesim yine duyulmamış.
‘Benim sesim’ dediğime bakmayın, demek istediğim; bu zulme, tecavüze maruz kalmış kadınların sesidir duyulmayan.
2009’dan beri Nor Radyo’da yıllarca her 24 Nisan anma, özel programlarında bunu dile getirdim. 2015’ten beri davet edildiğim her konferansta “Kadın gözüyle Soykırımı” konuştuğumdan, anlattım bütün bunları. Lakin olumlu ya da olumsuz hiçbir tepki almadım.
2021’de bir Türk ERKEK tarihçi söyleyince infial yarattı.
Bunun nedenleri de ayrıca tartışma konusu.
Ben bu hikayeleri Sason’lu ailemin kadınlarından dinledim. Onların çektikleri acılara şahidim…
Kaçırılmaya çalışılıp, son anda kurtulan M. yengemin geceleri uykularından hâlâ korkuyla, kabuslar görüp çığlıklarla uyandığına şahidim.
Bu zulmü yaşayan on kadın bile varsa, onların anısı hatırına bir susun artık derim!
Bir utanın artık!
Bunu yapan üç-beş Ağa varsa ki var, onları aklamaya çalışmayın artık!
Kadınlar!
Sizedir sözüm.
Ataerkil yapı kadına yapılan zulmü, tecavüzü aklamanın peşinde. Abonesi olduğum Fransızca derginin geçen sayısında Jean Dark’ın nasıl ‘aslında yaşamadığının’ propagandasının yapıldığı bir dönemi anlatıyor. Neden biliyor musunuz?
Çünkü hakim patriyarkal zihniyet 14 yaşında bir kızın zırh ve kılıç kuşanıp, ordunun başına geçip, savaşı kazanmış olmasını erkekliklerine yediremiyorlarmış.
Toprak Baronlarının (Senyör) ilk gece hakkı uygulaması da bu bağlamda “Yok böyle bir şey” denerek unutturulmaya çalışılıyor.
Avrupa “Erkeğinde” durum buyken bizim coğrafyadaki “Erkeklerin” “Namus” deyip “İlk gece hakkı” zorbalığını toptan reddetmesi beni şaşırtmıyor.
Gülizar’ın hikayesini bilirsiniz.
Gulo… Hani şu adına Kürtçe, Ermenice ağıtlar yakılan Gulo…
Tarihçi Anahide Ter Minassian O’nun torunu. 2019’da ölümünden bir kaç yıl önce Sason’u ziyaret ettiğinde büyükannesi Gulo’yu kaçıran Musa Ağa’nın torunlarını bulur. Konuşur, anlatır olanları.
“Gülizar’ın, Gulo’nun torunuyum der.”
Olay mahkemeye düşen ilk dava olma özelliğini taşımaktadır.
Resmî mahkeme kayıtları tutulmuş bir yaşanmışlık gerçeğine rağmen, torunları inanmazlar Anahit’e.
“Dedemiz yapmaz öyle şey!” derler.
Biraz vicdan lazım insana. Çok değil biraz VİCDAN!
21. Yüzyılda bu coğrafyada hala çocuklar tecavüze uğruyor.
Kadınlar satılıyor, kesiliyor, yakılıyor, tecavüze uğrayıp öldürülüyor.
Bazı Müslümanlar, diğer kesim Müslümanlara ‘’Bunların karıları ve kızları ganimet olarak bize helaldir, verin onları.’’ diye seslenebiliyor.
Karakollarda, hapishanelerde insanlara işkence yapılıyor.
Bütün bunları yapanlar da birilerinin dedesi, babası, oğlu, kardeşi değil mi?
Hiç kimse ağaç kovuğundan çıkmıyor.
Kadınlar! Kardeşlerim!
Bu seslenişim, bu mektubum sizleredir. Bu uygulama, ritüel, adet ne derseniz deyin işte, vardı!
O kadınları dinledim…
Size bir şey daha söyleyeyim.
Saatlerce konuştuğum ne babam, ne dedem, ne Muşeh eniştem kadınların yaşadıklarına dair tek kelam etmediler bana.
Utanç mı yoksa kadını onlar da bir meta olarak gördükleri için mi bilemiyorum.
Bütün yaşananları kadınlardan dinledim, kadın sohbetlerinde anlattılar her şeyi.
Ben onlara inanıyorum.
Hiç gülmeyen, acılarının ifadesini haykıran gözlerinin şahidiyim.
Kirlenmiş her sözcük tahribat gücü yüksek bir bomba gibi düşüyor ruhlarımıza. Paramparça ediliyoruz!
“Yok hiçbir şeyi anlatacak sözcük yok artık. Hiçbir dilde kalmadı… İNSAN’IN dilini yeniden yaratmak gerek…”
Anjel Dikme
“Uzman” enflasyonu yaşanan günümüzde; akademisyeninden, dil uzmanına, edebiyatçısından, sanatçısına ucuz, provakatif dile rağbet etmelerinin sonucu olarak özensiz, dikkatsiz sarfedilen sözcükler; “Nefret”, “Öteki”, “Ayrımcılık”, “Empati yoksunluğu” v.s olarak birer bomba gibi iner durur toplumun üzerine.
Kirlenmiş her sözcük tahribat gücü yüksek bir bomba gibi düşüyor ruhlarımıza. Paramparça ediliyoruz!
Sözün kirlenmesiyle başladı kötülük, yalana bulaşan sözcük, ruhunu yitiren, anlamı boşaltılan sözcük.
Dokuz yaşında babasını kaybetmiş oğlunu “Seni ben istemedim baban istedi. Baban seni severdi ben abini.” diyerek büyüten annenin zalimliğinde, sevgisizliğinde kirlenir söz.
Ve sevmeyi öğrenmediği için sevilmeyi de bilmeyen bir adam yetişir.
Çocuklarına mütemadiyen “Sen aptalsın”, “Sen yapamazsın”, “Sen geri zekalı mısın?” diyen ebeveynler kirletir sözü.
Kendine güveni olmayan korkak bireyler yetişir.
Kızına ilk regl olduğu gün “Bok mu vardı kirlendin!” diyen anne kirletir sözü.
Kızının kadın benliği kirlenir, analık zedelenir.
Kendini onarmak için yıllarını harcayacak bir kadın yetişir.
Ülkemde olan bitenleri izledikçe, kendimi; 'Yine mi? Yüzlerce yıl sonra hala mı?' diye sorarken buluyor ve kahroluyorum…
Korkudan örülmüş zincirlerinizi, hala kıramadığınız için kızıyorum…
Kırın korku zincirlerinizi!
Asırlardır kölesi olduğunuz Korku İmparatorluğunun da tuzla buz olduğunu göreceksiniz.
Önce "Gavurlarla" korkuttular sizi, inandınız.
Oysa ne yersiz bir korkuydu bu bilemediniz…
"Gavurlar" o toprakların zenginliğiydi.
Üreteniydi, mimarıydı, inşa edeniydi, sanaatkar ve zenatkarlarıydı.
Dağları yeşerten bağların, akan çeşmelerin RUHUydu o "Fıllalar".*
"Bağlar kurudu, çeşmeler akmaz oldu, sizin gidişinizle" dediklerinizdi, Onlar…
Gavurları yok éden zihniyete inanıp, onlara yardım ederken yanıldınız!
Sonra komünistlerle korkuttular sizi.
'Komünist" diye korkutulduğunuz hareketin içindeki insanların mücadelesinin sizlerin çıkarları için olduğunu bilemediniz…
Onlara gözünüzün önünde yaşatılan acılara, şiddete, yok etmeye sırt çevirdiniz…
Gencecik çocuklarınızdı, egemenlerin yalanlarına inanarak korkaklığınıza kurban ettiğiniz...
İşçinin, emeğin, alın terinin, eşitliğin ve özgürlüğün savunucusuydular ölümlerine sağır, sessiz kaldığınız gençler ("Komünistler".).
O gençler, sizlerin özgürlüğüydü.
Düşünmeyi bilen aklınızdı.
Bilemediniz.
Bilmek bile istemediniz.
Yine yanıldınız!
Yavuz Sultan'dan beri öcü muamelesi gören Aleviler'e düşman edildiniz.
Onlara dair size anlatılan her saçmalığa, sorgusuz sualsiz inanmayı tercih ettiniz…
Tekrar tekrar yakılırlarken Alevi kardeşlerin, sen seyrettin utanmadan insanlığından…
Kadın ve erkeğe eşit değer verdiği için karalar çalmakta arsızca inat ettin …
Ve yine sen kaybettin kaybettiğinin ne olduğunu bile bilmeden…
Aleviler senin İNSAN yanını içselleştirip,yaşamayı öğrenenlerdi bilemedin.
Yine yanıldın!
Her dönem bir suni düşman yaratarak ve senin O düşmandan korkmanı sağlayarak, kendi iktidarını devam ettiren kapitalist sistem yeni düşmanlar bulmakta çok ustaydı.
İşler böyle yürüyordu egemenlerin cephesinde…
Bu kez korkulması gereken en tehlikeli düşman(!) Kürt halkıydı…
Her zamanki gibi sana anlatılan herşeye sorgusuz sualsiz inandın.
Doğanın tüm insanlığa bağışladığı hakları elde etmek için mücadele éden, seninle eşit haklar talep éden bu halkın, çoluk çocuk demeden öldürülmelerine seyirci bile olamadın!
Yaşlılarına, köy meydanında egemenlerin askerleri tarafından insan boku yedirilmesine gülüp geçtin!
"Vatan, millet, Sakarya" ninnileriyle uyutulmayı seçtin sen, tilki kurnazlığıyla…
Toprak dediğinin insan için var olduğunu, toprağın alınıp satılabilir bir meta olmadığını, sınırlar çizerek, çitler örerek toprağın sahibi olduğun saçmalığına inandırarak, yeryüzünün hepimize yetecek büyüklükte olduğu basit gerçeğini bile unutturdular sana…
Bu histerik ruh halinle nasıl da yardım edersin egemenlere bilemedin!
Kürt halkı senin çığırdığın türkülerindi, yüreğindi.
Sana yaşatılan acıların, haksızlıkların, ihanetlerin çığlıydı onların sesi…
Ülkemde olanları izlerken en son gözlemlediğim haliniz içler acısıdır.
Ermeni'si, Rum'u, Süryani'si, Komünist'i, Alevi'si, Kürd'ü bitince öylesi şeytani bir formül işleme koydular ki hala midem bulanır kendilerinden…
Çocukluğumda; "Gavur" diye kovaladıkları ben gibiler ve kendilerine "Müslüman Türk" diyenler vardı.
Sizleri bölmekte öylesine ustalaştılar ki bugün; "Laikler-Kemalistler" ve " İnananlar-Dinciler" olarak iki kampa bölündünüz.
Bir kıvılcım yetecek sanki birbirinizi boğazlamanız için…
Acınası bir durumdasınız hepiniz!
Kiminiz inançtan korkar, kaçar oldu bilmeden tehlikeli olanın inanç değil DİN olduğunu...
Din, satılabilir en pahalı meta olalı asırlar olmuş.
Vatikan bu işi en iyi yapan, odak olalı asırlar olmuş…
Avrupa'nın bilgiye uyanışıyla, bunu yenmesinin üzerinden çok uzun zaman geçmiş fakat ülkede sizler hala bu iki kavramın ayrımını yapamayan bilinçlerinizin körlüğünde, sürüklenir durursunuz!
İnanmak için, insan eliyle inşa edilmiş mekanlara ihtiyacınız olmadığını, tek kutsal mekanın kendi yürek odanız olduğunu unutturdular size!
"Kutsal" dediğiniz taş binaları bombaladıklarında deliye dönüyorsunuz.
Taşları korumak için kana susuyorsunuz...
İnancınız, o binaların dört duvarlarına sığacak kadar mı küçük?
Bu kadar az ve cılız mı inancınız?
Sevgidir dinim, yaşamdır inandığım demeyi öğrenmeniz için daha kaç kere egemenlerin sizlere sunduğu filmi ilk kez görmüş gibi izlemeye devam edeceksiniz?
Beni şaşırtan ve üzen tek şey şudur; egemenler hep aynı senaryoyla yazılmış filmi bir düğmeye basarak vizyona sokarlar, onların işi budur anlarım…
Anlamakta zorlandığım peki sizler aynı filmi tekrar tekrar izlemekten bıkmadınız mı?
Bu düğmeye basılınca vizyona giren filmden sonra olacakları bildiğiniz halde neden sessizce izlemeye devam edersiniz?
Fransız tarihini öğrendikçe görürüm ki bu halkın egemenlere karşı eşitlik,özgürlük mücadelesi birkaç asır sürmüş.
Hala da devam etmekte olan bir kavgadır bu…
Hiçbirşeyin tepside sunulmadığının, hakların söke söke alındığının destansı bir tarihini yazmış Fransız halkı…
Bunu, haksızlıklara hep birlikte isyan ederek başarmışlar…
Medeniyetin beşiği olan Küçük Asya'nın halkları daha ne kadar devam edeceksiniz birbirinizden nefret etmeye?
Gençlerinizin tabutlarına sarılıp ağlayarak, kendinize acıyarak bir adım öteye gidemeyeceğinizi ne zaman farkedeceksiniz?
Ötekine kin kusarak, küfür ve hakaretlerinizle sistemin ekmeğine yağ sürerek, suç ortağı olmaktan ne zaman vazgeçeceksiniz?
Birlikte hareket ettiğinizde, sizleri bölerek iktidarlarını sürdürenlerin kaçacak delik bulamayacağı gerçeğinin bilinçli farkındalığına ne zaman varacaksınız?
Kaç nesli daha kurban vereceksiniz çocuklarınızı, sistemin egemenlerinin sunaklarında?
Artık sizler için üzülmekten vazgeçiyorum!
Yaşadığınız herşeyin sorumlusu sizsiniz!
Geceler, günler boyu sizleri düşünüp, bir hiç için öldürülen çocuklarımız için ağlamaktan yoruldum.
Egemenlerden birinin tarafını tutup, birbirinize düşman olma hallerinizi izlemekten bıktım!
Çocukluğunuzdan beri resmi söylemin beyninize şırıngaladığı ezberlerinizle akıl yürütmelerinizden sıkıldım!
Akıl yürütmeyi bırakıp, düşünmeyi öğrenmenizin vakti geldi.
Düşünmek sadece gerçeğin ışığında, rehberliğinde yerine getirilebilecek bir eylemdir, hatırlatırım…
Gücünüzün farkına vardığınız an, herşeyin sizlerin istediği gibi olacağından asla şüphe duymayın.
Halkların asla birbirine düşmanlığı yoktur!
Paylaşamayacakları hiçbirşer yoktur!
Sadece, egemenlerin kendi çıkarları için toplumları birbirlerine düşman etmeleri gerçeğine zombiliğinizden kaynaklanan sorunların kaçınılmaz sonuçlarıdır yaşadıklarınız hatırlatırım!
Seçim ve karar sizin…
Ya hayata sahip çıkacaksınız ya da hileyle, iftira ve yalanlarla size dayatılan korkularınızın tutsaklığında kayıp bilincinizle, ölümün tırpanı olup kana boğacaksınız yeryüzünü…
Unutmayın!
Yaşadığı coğrafyayla da sınırlı değildir kendine İNSAN'ım diyenin sorumluluğu hatırlatırım!
Hayatlarını tehlikeye atarak, sırf sizleri gerçeklerle bilgilendirmek için gezegenimizin her coğrafyasında gazeteciler, yazarlar tehditle ya da ölümle susturuluyorlarsa sorumlusu sizsiniz!
Dünya'nın her bölgesinde çocuklar, genç kızlar seks kölesi olarak satılıyorsa tek sorumlusu sizsiniz!
Her yıl 2,5 milyon insan gezegenimizin her coğrafyasından insan ticareti için kaçırılıyorsa sorumlusu sizsiniz!
Ya korku bataklığında debelenecek ve ölüme yataklık edeceksiniz.
Kardeşlerimin öldürülüp bırakıldıkları yerde çürümüş, hayvanlar tarafından parçalanmış cesetlerini dağlardaki mağaradan topladık…
Bir tanesinin nehir suyunda çürümüş bedeninin parçalarını bez torbaya doldurduk.
Gömdük...
Sonuncuda artık inanmadık Osmanlı'nın sözlerine, askerleri öldürüp, silahlarını aldık ve dağlara sığındık. Yıllarca çoluk çocuk, kadın, yaşlı çok zor şartlarda yaşam mücadelesi verdik…
Taa ki Atatürk 1938'de 'Kim ki eli bileğine kadar asker kanına batmış da olsa cezalandırılmayacaktır. İnin dağdan' dedi, o zaman O'na inandık ve indik.
Cezalandırılmadık.
Sürgüne yollandık. Aileler parçalandı. Bana Dikmen soyadını, kardeşim Done'ye Kalan soyadını verdiler."
Afyonkarahisar'da on yıl sürgünde kaldıktan sonra 1948 yılında "Kendi topraklarına dönmemek kaydıyla" özgür (!) bırakılırlar.
"Kendi toprakları" sözünün ne anlama geldiğini bu ailenin tarihini öğrendiğimizde anlıyoruz.
Savaş içine doğan babam yayası Şamam ve Halası Arusyag'la geçirir tüm çocukluğunu çünkü maması Yeğsapet (Ehso) kendisinden yedi yaş küçük kardeşi Murat'la ilgilenmek zorundadır.
Mamasının yanına gittiğinde "Kına kına tun Çoçoyin yev hokkurin dığan es"* dermiş.
Bu cümle, hangi şartlar içinde söylendiğini anlayamayacak yaşta olan bu çocuğun yüreğinde hep kanayan bir yara olarak kalacaktı.
Şamam yaya 1967 yılının şubat ayında 126 yaşında İstanbul Surp Pırgiç Hastahanesinde rahmetli olur.
Ben beş yaşımdaydım ve babamın ertesi gün aldığı gazetede şu başlıkla yayınlanmıştı ölüm haberi:
"Türkiye'nin en yaşlı ninesi öldü."
Babamın yıllarca sakladığı, bu gazetenin de olduğu dosyası ne yazık ki yurt dışına çıkışlarından sonra kayboldu.
Yine babamın anılarından bu döneme ait uzun bir alıntı yaparak devam edeceğim satırlarıma.
(On yıllık sürgünden sonra önce DikranAmed'e gelirler.)
……………………
………………………………..
"Burada ayrılmamız gerekti.Benlen Sarkis** dayı Hançepek yoluna,onlar da Mergahmet yoluna doğru birbirimizden ayrıldık.Sarkis dayıdan bır sokak yukardan ayrılıcaktım bu nedenle ben hemen "Dayı siz tağagansınız,bizim Surp Giragos Kilisesesının yapım tarihini bilirsiniz"dedim.Güldü"Kardaşım Surp Giragos ismini biz koyduk çünkü büyük taraf sonradan yapılmış.Essas tarihi küçük kilisesdir şimdiki badarak yapılan yer.Bu kiliseyi Sasonlu Giragos isminde bal parasıynan yaptırmış.Bu adamın tam bin tane arı kovanı varmış Hazar Petak isminde bir yerden gelirmiş.Rivayete göre ve ağızdan ağıza bu kadar biliyoruz çünkü bu kilise tam üç defa yanmış onun için yapılış tarihini tam tamına bilmiyoruz.Kimisi milattan sonra 400 kimisi 450,500 kimisi 600,700 yılarında yapıldığını söylerler" dedi.
Sarkis dayıya bu soruyu sormamın nedeni 126 yaşında İstanbulda Surp Pırgiç Yedikule Ermeni Hastanesinde ölen ve Tanrının rahmetine kavuşan Yayam büyük annem Şamamın anlatıklarından daha fazla bilgiye ulaşmak içindi.Fakat kim ne derse desin ben Yayam Şamam dan dinlediklerime inanıyorum. Neden diyeceksiniz ?
Bizim o yörede okul veya yazar yoktu herkesin,her toplumun,her soyun tarihini göbek sayarak belirlerlermiş.Babaannem bizim yani dedem ve kendisi bizim soyun 21 ci göbek olduğunu söylerdi.Benim Annam Babam 22 ci ve ben 23 cü göbek oluyorum.Göbek sayısına göre ortalama yaş 60 diye hesapladığımız zaman ortaya 1380 yıl evvel olduğu yani büyük annemin söylediği tarihi çıkıyor. Surp Giragos Kilisesi 6 ve 7ci yüzyılları arasında yapılmiştır.
Şimdi size 126 yaşında,1967 şubat ayında çok soğuk ve karlı bir günde İstanbulda ölen yayamın ağızından aktarıyorum."Kök ve soyumuzun bügün bile ismi değişmemiş olan Üstörk yaylası denilen yerden oldukları ve bu soya Mumeğ Mumeğtsi derler.Halen Üstörk de büyük büyük dedelerimizin harabeleri,ev,değirmen,ağıl yerleri isimleriylen söylenir.Evinin yerine köskü sürüm yane Köşk,Konakta denebilir tepesi evet halen yöre halkı bile bu isimleri kulanır.
Bu yerler dağlık ve kışın çok soğuk olduğu için yaşam çok zordur.Bu Mumeğin 7 oğlu olduğunu sayarlar.
Sovuk olduğunda her biri başka yerlere göçmüşler.Bildiğim ve duyduğum kadarıynan en büyük kardeş Muş ovasına,ikinci ve 3 cu Çerduya diğerleri de simdiki Hazar Petaka gelmişler.Hazar Petak 3 veya 4 kılometre Kadar Üstörk'den aşağıda bir vadidedir. Giragos ve diğer kardeşler de burada ev yaparlar.
Arıcılık ve hayvancılık yaparlar ve arıları birkaç sene içinde arı kovanlarını koyacak yer sıkıntısı çekerler ve mecburen büyük arılıklar yaparlar.Ve arı kovanlarını yeni yaptıkları yere taşırlar. Kovan petakları sayarlar tam tamına bin tane petak olduğunu gorünce buranın isminede Hazar Petak*** derler.Halen bu yöre halkı hepside buraya Hazar Petak derler."
24. Göbek olarak Hazar Petak'ta değil de DikranAmed'de doğan ben Anjel Dikme tam da "Belge getirin efendim belgeniz var mı?" diye hala utanmadan, arlanmadan, hayasız ve vicdansızca, güneş ışığının sızamadığı gri-karanlık ormanlar gibi yürekleriyle papağan çığırtkanlığı yapanlara bir çift sözüm var.
BELGENİN TA KENDİSİYİM BEN! BURADAYIM ve YERYÜZÜNÜN HER YERİNDEYİM!
Papağan çığırtkanlığınızla, yalan bataklığınızda son çırpınışlarınızı yaşarken SİZ de bilirsiniz gerçeğin ne olduğunu ve délice korkuya kapılmanızın, bu korkuyla iyice saçmalayarak kendinizi tüm insanlık önünde rezil etmenizin nedeni de budur. GERÇEKLER kabusunuzdur…
İnsanlıktan zerre kadar nasibini almamış bu inkarcılığınız sürdüğü müddet boyunca da kabusunuz olmaya devam edecektir yaşanmış, yaşattığınız bu acı gerçekler!
Yazımın başlığında alıntıladığım cümleyi merak ediyorsunuz değil mi?
Anlatayım.
11 Nisan Lozan, 12 Nisan Köln, 18 ve 19 Nisan Paris olmak üzere dört konferansa konuşmacı olarak
davet edilmiştim.
Her konferansın bitiminde yanıma gelip sorular soran, sohbet etmek isteyen dinleyicilerden,
soykırım sonrası 3. kuşak bir Kürt erkeğiydi bana bu soruyu soran.
"Baba tarafım Sason'lu, mama tarafım DikranAmed'li." dyerek başlarım kendimi tanıtırken.
Yanıma geldiğinde şaşkındı. "Sason'da da mı Ermeni vardı?" sorusunu sorduğunda ben ailemin tarihini düşünüp acı acı gülümsedim.
Devletin unutturma politikalarının ne kadar güçlü işlediğinin bir kanıtıydı bu genç Kürt erkeği.
"Adil Hafıza" deyip duranlar, sistematik olarak halkların hafızasına tecavüz etmeye devam ederler. Halkların hafıza kaybına uğraması için elindeki tüm imkanları kullanmaktan çekinmeyen egemenlerin, olmayan hafızalardan adalet talep etmelerinin ne derece samimi bir söylem olduğunun siz okuyuculara bırakıyorum.
Devam edecek…
Anjel Dikme
27-4-2015
Paris
16:11
*Git git sen yayanın ve halanın oğlusun.
**Diyarbakır'ın Dişçi Sarkis'i.
***Hazar petak yani Bin Kovan.
****Malhas Dikme'nin 82 sayfa el yazısıyla bıraktığı anılarıdır.
Üzerinde çalıştığım, ikinci kitabım olarak yakında basılacak olan bu anılar 1915 soykırımında kendilerini koruyan Kürt ağaları sayesinde ata topraklarında yaşamaya devam éden Sason Ermenilerin'e devlet tarafından yapılan zulmün Cumhuriyet tarihi boyunca da devam ettiğini ve 1968'de kalan son birkaç Ermeni ailenin de nasıl ve hangi olaylar sonrası göç ettirildiğinin şahitliğidir…
Kürt Halkı'nın, liderlerine inanarak katettikleri yolda ödediği bedeller, yine liderlerinin yapabileceği hatalarla hiç yol alınmamış gibi büyük bir kayba neden olabilir.
"Barış Süreci" denen süreci ta başından beri 'Oyalama Süreci' olarak değerlendiren ben tam da bu noktada Kürt Halkı ve bölge halklarının geleceği için endişelenmeye devam ediyorum.
Tarih boyunca esarete boyun eğmeyen, başkaldıran Kürt Halkı'nın, 1915'de Ermeni Halkı'nın maruz kaldığı soykırımdan, uluslararası çirkin oyunların kurbanı olarak asırlık topraklarından nasıl söküldüklerini, demografik yapının bir soykırımla nasıl kolayca(!) değiştirilebileceğini ve bu oyunda din faktörü kullanılarak Kürt Halkı'nın belli kesiminin de nasıl bir piyon olarak kullanıldığının bilincinde olarak tüm bu acılardan çıkartılması gereken dersleri çıkarttıklarına inanmak istiyorum.
Buna neden oyalama süreci derim?
Apo'nun bire bir kendi yazılarını okuyan, nasıl zeki bir lider olduğunu bilen ben Newroz açıklamasından beri zihnimde dolanan endişe verici sorulara cevap bulamadım.
Kürt Halkı Irak'da federal bir yapıya kavuşmuşken, tarihde belki de ikinci kez Dünya politik konjoktürünün Kürt Halkı lehinde geliştiği bir dönemde barış görüşmelerinin T.C. tarafından başlatılmasının nedenleri üzerinde düşünmeye değer olduğunu savunuyorum.
(Rojawa'da bütün Dünya'ya, özellikle birçok ulustan kadınların verdiği kahramanca mücadelenin, Süriye ve Irak Kürdistan'ının birleşme ihtimalinin doğduğu bir dönemde.)
Kürt liderlerinin sorumlulukları sadece müslüman, Kürt kimliği taşıyan halka karşı değildir.
Hırıstiyan halklara karşı da sorumludurlar.
Bölgeye kalıcı bir barış gelecekse bunun ancak dini, ırkı ne olursa olsun fark gözetmeksizin bütün bölge halklarının değer ve faydalarını gözetmeyi ilkeselleştirmelerinden geçtiğini düşünüyorum.
Rojawa kendisine sığınan tüm halkları inancına, milletine bakmadan bağrına bastı.
Burada yaşanan tecrübenin özlediğimiz kalıcı barışın yolunu açabilmesinin tüm Kürdistan coğrafyasında yaşayan her bireyin, bu tavrı içselleştirmesinden geçtiğine inanıyorum.
İşte tam da bu noktada Kürt liderlerinin omuzlarına ağır bir sorumluluk yüklenmektedir.
Alacakları kararlarda ya insanlık tarihinde örneği görülmemiş, özgürlüğün, barışın, empatinin hüküm sürdüğü yeni yaşam alanlarını yaratacaklar ya da eski tas eski hamam, egemen güçlerin yazdığı senaryolarda halklara biçtiği figüran rolünü tıpkı dedelerimiz gibi, nasıl bizler de oynadıysak ya da yaşadıysak, çocuklarımız ve torunlarımız da kurban figüranları oynamaya devam edeceklerdir.
Mezopotamya made ki medeniyetin beşiğidir; özgürlüğü, eşitlik ve barışı da topraklarından emzirmek en çok O'na yakışır.
Egemenlerin asırlardır kendi maddi çıkarlarını korumak adına sahneye koydukları vahşet ve soykırım senaryolarında figüran olmayı reddediyoruz.
Yeryüzünde birbirine düşman toplulukların, egemenlerin amaçlarına hizmet doğrultusunda suni olarak yaratıldığını artık biliyoruz ve bu oyunlarında kurban olmayı reddediyoruz.
İnsanlığın tarih sayfalarına "1915 Ermeni Soykırımı" olarak geçen, vahşet dolu acıların yaşatıldığı bu halkın, soykırım sonrası 3. kuşak bireyi olarak doğmuş olmanın omuzlarıma yüklediği insanlık bilincimin duyarlılığıyla tüm yeryüzüne sesleniyorum.
24 Nisan 2015'de tam yüz yıl olacak Ermeni halkının adalet bekleyişi, yürekleri sağırlaşmış insan kardeşlerinden…
Yüz yıldır süren bu haykırış neden susmaz bilir misiniz?
İnsanlık tarihinde bir örneği daha olmayan bu direniş, bir adalet beklentisinin çığlığıdır…
Türkiye Cumhuriyeti'nin sürekli olarak inkar politikalarında ısrar etmesiyle her gün yeniden ve yeniden katledilmeye devam ediliyor olma psikolojisiyle yaşamaya dört kuşaktır mahkum edilmiş Ermeni Halkı, inadına sesini yükselterek "Adalet" diye haykırmaya neden devam eder sizce?
Devam eder çünkü bilir ki kendisinin kıyımına sessiz kaldığı için insanoğlu; Hitler, Yahudi halkını yok edeceğini söylediğinde generalleri kendisine "Aman efendim, tüm Dünya'nın gözü önünde nasıl böyle bir şey yapabiliriz?" diyerek tereddütlerini bildirdiklerinde; "Ermenileri kim hatırlıyor ki?" deme cesaretini ve cürretini gösterebilmiştir…
Ruanda, Kamboçya, Darfur, Kongo, Liberya, Sudan, Uganda,Çad, Sierra Leone, Bosna, Tibet, Irak, Suriye, Aleviler, Filistinliler, Amerikan Yerlileri, Aborjinler, Afrikalılar ve daha nicelerinden yeryüzünde yaşayan her bireyin sorumluluğu olduğunun altını çizerek tüm insanoğlunu bu sorumluluğunu yüklenmeye davet ediyorum.
Suskunluğumuz sürdükçe yeryüzünde yaşayan tüm insan topluluklarının bir gün bu acı tecrübeleri yaşamaya aday oldukları ihtimalinin, gerçekliğinin dehşetiyle seslenirim Dünya'ya ve İNSANLIĞA:
YETER artık diyoruz!
Biz Yaşam SEVERLER olarak yüreklerimizde beslediğimiz sevgiden aldığımız güçle buradayız, varız ve siz egemenlerin oyunlarına HAYIR diyoruz!
Emeğin özne olduğu, paylaşımcı, sınıfsız bir yaşam kurmanın mümkün olduğunu biliyor, Sarkis Çerkesyan'ın "Dünya hepimize yeter." cümlesindeki anlamın, hayata geçirilmesinin tek çözüm yolumuz olduğuna inanıyoruz.
İnsanlık tarihi boyunca soykırımlara ve katliamlara maruz kalan tüm halkların mezarsız ölülerini saygıyla anarak bir daha ASLA diyoruz.
Hırant ve Siranuş canlarımın anısına… Duydum ki sen de gitmişsin Siran kuyriğim… Hrant ahpariğime kavuşmuşsun, buluşmuşsun seni çok seven eşinle… Neden hep iyi insanlar terkeder bizleri? Neden bırakırsınız bu Dünya'yı kötülerin eline? Sizi son ziyaretimde çaylarımızı balkonda içerken, dostluğumuzun güvenliğinde nasıl da dertleşmiştik en mahrem konularımızı anlatarak birbirimize… Gelin gittiğim evin malsahipleriydiniz… Bu nedenle béni "Gelinimiz." diye tanıtırdınız hep. Sevan yeni doğmuştu. Mamanı yeni kaybetmiştin sen Hrant ahpar… Alis ve Kristin küçük birer çocuktular henüz… Beni hiç yalnız bırakmadınız. Ara çalıştığı için eve geç geleceği günler aşağıya, evime inmeme izin vermezdiniz. Ara geldiğinde iznim vardı inmeye. Kristin ya anahtarımı saklardı ya da kapınızı kilitlerdi evime inmemi engellemek için. Ben giriş katta, sizse bir kat üstümüzde otururdunuz. Sahiplendiniz béni ailenizin bir ferdi gibi. Sevdiniz béni… Saydınız... Yanan sobanın önünde kurulan herkese açık bereketli sofralarınızda hep misafir ettiniz béni, gönlünüzün sıcaklığını da ekleyerek…
Kastamonu'nu mutfağının belki de en güzel yemeği olan misohatslarını (etli ekmek) senin ellerinden yedim o buram buram güven, samimiyet, dürüstlük ve dostluğun en güzel paylaşımlarını yaşadığım gün ve akşamlarında canım Siran kuyriğim… Gitmişsin sen de öyle mi? Sen de gelin gelmiştin aynı mahalleye ben gibi… Senin adını "Güzel gelin" koymuşlardı… Haklıydılar. Çok güzel bir kadındın. Yüreğinin asilliği ve insani duruşunla daha da bir güzelleşirdin…
Doğuştandı asaletin... Hrant ahpariğimin bana " Benim dört çocuğum var.' deyişini hatırlıyorum. Bir baba ve bir eşin sahip olması gèreken tüm sorumluluk ve sevgiye sahipti. Sizler için yapamayacağı fedakarlık yoktu. Sen de bir kadının ve annenin sahip olması gereken tüm güzel değerleri doğallığının yapısında barındırıyordun… Nasıl da çok sevdiniz birbirinizi… Nasıl da güzeldiniz birlikte… Ermeniler, Kastamonu'lu Ermenilere "Poşa" Derler. "Ermeninin çingenesi." dir onlar ve aşağılanan, dışlanan, küçük görülen insanlardır mensubu oldukları toplulukta. Özellikle erkekleri için "Kabadırlar" önyargısı hakimdir. Hrant ahpariğim seni tanıdıktan sonra asla izin vermedim bu söyleme.
Öncelikle; mesleğin olan müteahitlikte kullandığın malzemeye gösterdiğin özenle bir dürüstlük sembolü olmayı hakedendin… Sen; tanıdığım en şefkatli, en anlayışlı, en hoşgörülü adamdın…
Sen; sevginin kopyası değil ta kendisi olandın… Sen; Kastamonu'nun da, Hay'lığın da, İnsanlığın da yüzünü ağartandın… Kızıl saçların… Kızıl kaş ve kirpiklerin; ateşin kızılı olup düştü yüreğime, yakar da yakar… Hani bekleyecektiniz dönüşümü? Hani "Evimin kapısı her zaman sana açık. Sen bizim kızımızsın. İstediğin zaman gel." Demiştin béni yolcularken kapıdan.
Memleketi terketme kararımdan sonra veda ziyaretinde bulunduğum birkaç dosttan biriydiniz… Hani bekleyecektiniz béni? Hani buluşacaktık yeniden? Neden beklemediniz dönüşümü?
O güzel yüzlerinizi göremeyecek miyim bir daha? Sarılamayacak mıyım size? Siran kuyriğim, Hrant ahparım ikinizi de çok sevdi bu "Gelin." Son nefesime kadar da sevmeye devam edeceğim… İkiniz de tanıdığım en güzel insanlardınız… Gurbet özlemin ebesi… Ölüm ise……….. Anjel Dikme Alfortville-Paris 2-12-2014 01:23
Bu; bir Cumhurbaşkanına yazdığım ilk mektubumdur. Oyumu size verdim çünkü; bir liderin özgür düşünebilme yetisinin yönetmeye soyunduğu halklardan birkaç adım önde olmasının toplumun sağlıklı gelişebilmesi için birincil gereklilik olduğunu düşünürüm. Oyumu size verdim çünkü Ateist olduğunuzu tüm açıkyürekliliğinizle söylerken, diğer inançlara dair eleştirilerinizi de tüm samimiyetinizle söylemekten sakınmadınız. Eleştirel ve bireyleri düşünmeye iten yaklaşımınızla bana, sizin gibi düşünmeyip, sizin gibi inanmayanları öldürmeyeceğinize ya da öldürülmeleri emrini vermeyeceğinizin garantisini fısıldadınız…
Oyumu size verdim çünkü 'Özde ve sözde' bir olmanın, somut bir örneği olduğunuz için... Hapsedildiğiniz dönemde inatla sizi sevenlere yazmaya devam ettiğiniz mektuplarınızdan benim için en çarpıcı olanından alıntıladığım şu cümleleriniz için:
"Devletin ve halkın çöpe atmış olduğu bir köyde bir yaşam vizyonu oluşturmaya çalıştım.
Hoyratça tahrip edilmiş bir mimari geleneğini yeni çağın koşullarında canlandırmayı denedim. Çirkinliğin ve ucuzluğun yaşam tarzı haline getirildiği bir topluma “güzel”in başlı başına bir amaç olduğunu hatırlatmaya çalıştım.
Bunu para için yapmadım. Menfaat için yapmadım. Güzel olduğu için yaptım. Örnek olsun diye yaptım. Devlet adı ardına sığınanlar ise bizden nefret etti.
Çünkü bunlar, ışıktan korkar. Hakiki olan her şeyin kendi varlıklarına tehdit olduğunu bilir. Çıkar hesabı üzerine kurulu iktidarlarının, aklın ve güzelliğin ve cömertliğin olduğu yerde, sabun köpüğü gibi söneceğinden korkar. Korkutup boyun eğdirebileceklerini zannettiler. Yapamadılar. Cumhuriyet dönemi boyunca kusursuzlaştırdıkları yöntemleri kullanarak, daha önce yüz binlercemizi kaçırdıkları gibi, yurtdışına kaçırabileceklerini zannettiler. Yapamadılar. Hapsedip boyun eğdirebileceklerini zannediyorlar. Yapamayacaklar.
Çünkü bunlar, korkaktır. Ben değilim. Bunlar cahildir, bilmenin ve öğrenmenin ilk şartı olan ruh enginliğine yabancıdır. Ben değilim. Bunlar, haksız olduğunu bilmenin manevi sakatlığı ile malûldür. Ben değilim." Zihnimde fetihlere çıkan;"İşte; şefimiz bu beyin olmalı" dedirten, cümleleriniz değildi beni ikna eden, oyumu size vermeme karar verdiren. Oğlunuzun sözleri, duruşuydu son noktayı koyan tüm tereddütlerime.
"Ağaç meyvasından belli olur." derler bilirsiniz...
Ne de güzel "Az ve öz" söylemişler… Oğlunuz "Babacım, babacım!" kolaycılığına sığınmayan, her sözcüğüyle tek başına "Var" olduğunu anlatan bir evlat örneğiydi…
Ne diyordu? "Babam bana, doğru olduğunu düşündüğü yolda yön verdi. Ama söylediklerinden hiçbirini yapmak zorunda olduğumu söylemedi. Dünyayı tanıdıkça, kendimi geliştirdikçe, türlü türlü maceralar geçirdikçe ve bu sayede anlatacak hikâyelerim oldukça, onu daha iyi anlıyor ve takdir edebiliyorum."
" İfade suçuymuş, oymuş buymuş, bunları bizim yüz yıl önce aşmış olmamız gerekiyordu ki, Sevan Nişanyan’lar gerçek potansiyellerini ortaya koyabilsin."
Babam da bu toprakları, bu toplumu ve bu ülkeyi gerçekten çok seviyor. Amerika’da sağlam bir kariyere sahip olabilecek, üst düzey noktalara gelebilecek bir insanken, bu ülkeye dönüp kendi çıkarına olmayan mücadelelere girdi. Bu mücadeleyi cesaretle sürdürebilmek, ölümsüzlüğe özenmesinden değil, bu ülkeye duyduğu sevgiden kaynaklanıyor." Arsen Nışanyan Size oy verdim çünkü oğlunuza size duyduğum saygıdan daha fazla bir saygı duyuyorum… Böylesine sağlıklı ve özgür algıya sahip evladı yetiştiren bir babanın, yönetmeye soyunduğu toplum için de aynı özgürlüğü hayata geçireceğine olan inancımla oyumu size verdim… Ve siz Sevan Nışanyan, gördüğüm en güzel rüyasınız… Anjel Dikme 30.9.2014 Paris